30 Ocak 2010 00:00

Gel gör beni beni ÖSS neyledi…

2009 ÖSS sonuçları açıklanıp da birinciler açıklandığında hepimiz belki başarının formülünü yakalayıp çocuklarımıza...

Paylaş

2009 ÖSS sonuçları açıklanıp da birinciler açıklandığında hepimiz belki başarının formülünü yakalayıp çocuklarımıza, öğrencilerimize, tanıdıklarımıza aktarırız diye TV başına geçip baktık… Kitap kapağına bakar, uzaktan bir treni seyre dalar gibi baktık. Bir an onların yerinde olmayı düşündük, onların sevincini paylaştık… Hatırlıyor musunuz? Ev kadını olan anne TV’ye çıktığında heyecanlıydı. Oğlu ile gurur duyuyordu. Dershanenin reklam afişi altında mağdurlara mağrur bir eda ile sesleniyordu. “Ders notlarını kurşun kalemle duvara yazıyordu oğlum. Sınavdan sonra bile silmeme izin vermedi.” Yine başka bir en birincinin annesi “Çocuğumun başarısı için her şeyi göze aldım. Sadece ona odaklanarak tüm çalışma planlamasını özel olarak hazırladım. Bu desteğe kendisinin çalışma azmi ve yeteneği de eklenince böyle büyük bir başarı ortaya çıktı” diyerek, her anı planlanan, kurgulanan, azim, hırs ve inatla donatılmış oğlunun başarısını yüceltiyordu. Oğullar ise anne baba ve dershanelerinin tek başına yetemeyeceğini, hayatın da bir sınav saçmalığı olduğunu bu yüzden yaşamak gibi en önemli akademik faaliyeti göz ardı ettiklerini büyük içtenlikle resmettiler. Sınavda birinci olmuş biri sırrı çoktan çözmüştü zaten “Sınava hazırlanırken tuvalet ve yemek dışında ders çalışmaya ara vermedim.” Yine bir başkası ruhani, manevi gücün de önemli olduğunu vurgulayıp “Dualarıyla yanımda olan aileme, hocalarıma ve arkadaşlarıma teşekkür ederim” diye övünüyordu. Ta Şanlıurfa’dan gelip özel bir yurtta yatılı kalan ve dereceye giren bir başkası ise kaldığı yurdu da başarıyla tamamlamanın vermiş olduğu rahatlıkla “Allahın izni ile kazandım” diyordu.
Anneler ve oğulları farkında değillerdi ama gerçeklik olarak sunulan gelecek de üretilen bir şeydi… İçinde yaşadığımız sistemin ürettiği bir şey. Biz genellikle sınavı, seçilmeyi bize bağışlanmış birer hayat olarak algılamıyor muyuz? Hayatın gerçekleri dediğimiz şey çoğunlukla bu üretilmiş mamullerdir. Ve bu mamullerin en önemli özelliği son kullanma tarihleri çoktan geçtiği halde hâlâ dolaşımda olmaları değil midir? Seçim bizim mi? Hangi üniversiteye, hangi bölüme gireceğimize biz mi karar veriyoruz? Sanmıyorum… Tamam, sürekli yaptığımız alışveriş, dayatılan argümanlar içinden en işe yarayanı seçmek birer seçim gibi gözükse de bu bir yanılsama sanırım. Görüldüğü gibi onlarca sınav, gittiğimiz dershane, zorunlu tutulduğumuz okul; hayatımızı bu kadar parçalara ayırmışken kendimizle dahi bütünleşememiş bir kimlik oluşuyor ruhumuzda.
Ayrıca eğitim, sistem ve kurumlarıyla insanı doğadan da kopardı. İçinde yaşadığımız evrenin tüm güzelliklerini, yıldızların kaymasını, büyük ve küçük ayı yıldızını bulma oyununu, ayın evrelerini görmemizi engelledi, elimizden aldı. Yapay aydınlatmanın, saçma parlaklığın, soğuk binaların içine hapsetti ve bunları biz görmeden bize öğretmeye çalıştı. Örneğin 17 Ağustos depreminde TÜBİTAK ulusal gözlem evine (TUG) gelen telefonların hepsi de aynı şeyi merak ediyormuş. “Gece neden bu kadar karanlık?”, “Gökyüzü neden bu kadar parlak?”, “Yıldızlar neden bu kadar güzel ve çok?” Bunların tek bir cevabı vardı elbette depremle sönen kent ışıkları sayesinde karanlık bu kadar zifiri, yıldızlar bu kadar parlaktı. Yani pek çok insan geceleri gökyüzünün bu denli güzel olabileceğini eğitim sayesinde! unutmuştu.
İlk çağda usta-çırak ilişkisine bağlı olarak öğrenilen birçok şeyin zorunlu okul ve bunun devamlılığını ve içselleştirmesini sağlayan dershaneler tarafından unutturulduğunu söylemek mümkün. Bunun için sorgulamanın derinleştirilmesi kuşkucu ve eleştirel olmayı ve yüzeyde gösterilenle yetinilmemesini gerektiriyor. Örneğin kendisi de bir anne olan ve kızını okula göndermeyerek zorunlu eğitimin karşısında duran Catherine Baker, “Kişisel gelişimlerini değerlendirmek için başkalarının saptadığı ölçülere kendilerini mahkum eden insanlar bir süre sonra bu ölçülerin altında kalıp ezilmekten kurtulamazlar” belirlemesi de bu anlamda önemlidir. Görüldüğü üzere bu sistem içerisinde kendisine öğretilen ile yetinen ve sorgulamasını bu sınırlar içinde kalarak yapan bir bilincin çözümlemelerinin de fazla sığ ve kısır kalması kaçınılmaz. Son dönemde Ufuk Uras’ın CHP’lilerin tutumu için söyledikleri ne kadar doğruysa çözüm için yaptığı tespitte bir o kadar yanlış sanırım. Hiç okula gitmemiş hayatında mantık dersi görmemiş bir insan bile ölümleri meşrulaştırmanın saçma gelgitlerini hissedemezken ve bunun argümanlarını kullanmazken, Öymen’in bunları söylemesinin tek bir açıklaması olabilir o da aldığı eğitim sanırım ve ona orada öğretilen mantık.
Bu durumda olabilirliğin ve günahın sınırları ortadan kalkıyorken, dünya değişmez değilken ve hızla değişiyorken; lanetin yıkıcılığına başvurmaktan başka ne kalıyor ki insana? Bir taraftan dereceye girenler, sadece kazananlar, yüzde 89’u dershaneye gidenler, yüzde 20’si özel ders alanlar… Diğer taraftan naklen ölüm sahneleri, onca hayat, tercihler, sıfır alanlar. Yazının ve her sözün binlerce yıllık varlığı… Normal ve normal olmayan seçimler, hayatlar, eşitsizlikler… Her kırılmada iyiye olan umudun taze tutulması gerektiğini bilen, erdemleri olan yaşamı değil; aşağılanmayı ve köle olmayı seçen, sürü halinde ve cehaleti, erdemsizliği seçmesinden başka bir sonuç yaratmamışken halen bir şeyler umuyor olmak hata sanırım. Hem de hataların en büyüğü… Ey sadece barajı geçenler, sıfır çekenler, herhangi bir tercihine yerleşemeyenler… Hissiz misiniz? Üşüyor musunuz? Bu hayatın sonu değil ki! Sistemin ne kadar “sen”, budala ve çıplak olduğunu görmüyor musunuz? Hem hepimizin kişisel tarihi içinde az çok oradan oraya savrulduğu olmuştur. Bazı zevklerimizden, alışkanlıklarımızdan, hayallerimizden, inançlarımızdan zamanla vazgeçtiğimiz olmuştur; bazılarımızın taraf değiştirdiği bile olmuştur. Ama yaşam koşullarına kişiliğini ve kimliğini feda eden, teslim olmanın getirdiği köklü yalpalanmalara yer olmamalı hayatımızda. Geride kaldım diye, bir daha olmayacak diye, anlamıyorum diye üzülmemeli.
Geride kaldım diye üzülenler için Lepontiler güzel bir örnek sanırım. Lepontiler ilginç bir kavim. Herakles kavminden sonra ayakta kalmış tek kavim olarak bilinirler. “Leponti” geride kalanlar anlamına geliyor. Önden gidenler öncü oldukları ile gurur duyup, diğerleri ile dalga geçerken yolda donarak ölüyorlar. Geride kalanlar ise ayakta kalıyor, yaşıyorlar. Yaşayacaklar da… İlerlemek, para babası olmak, hırs içinde yaşamak, kırmak, özür dilemeyi bilmemek, aptal saçma ihtirasların kurbanı olmaktansa geride kalanlardan olmalı, reklam afişlerinin o solgun ve cılız nesnesi olmaktansa geri planda kalanlardan olmalı… Depremden sonra aynı yere ev kuranlardan, fırtına ya da kasırgalardan sonra aynı yerde oturanlardan, volkanik patlamadan sonra çıkan toprak verimlidir diye aynı yerde tarım yapanlardan olmamalı yani…
EMRAH TUNCER Yüksek Kent Plancısı, Coğrafya Öğretmeni
ÖNCEKİ HABER

Ben öğretmen(değil)im! Ataması yapılmayan öğretmen

SONRAKİ HABER

Yeni Zelanda'daki yanardağ patlamasında mahsur kalan 8 kişiden umut kesildi

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa