01 Şubat 2010 05:00

Ömer Uluç ile vedalaşmak

Ömer Uluç 28 Ocak’ta öldü. 79 yaşındaydı.

Paylaş

Ömer Uluç 28 Ocak’ta öldü. 79 yaşındaydı. Dostları Bebek Camii’nde vedalaştı onunla. Ben arkadaşlarımla cenaze törenlerinde vedalaşamıyorum. Resimlerini ya da kitaplarını karıştırıyorum veda niyetine.
1960’lı yıllar sanatın yeni deneylere yöneldiği, sanatçıların disiplin farklarına aldırmadan birbirleriyle en çok kaynaşıp tartıştığı yıllardı... Ömer Uluç’u o yıllardan tanıyorum. O zamanki eşi Sevim Burak’ı da... Türkiye İşçi Partisi’nin getirdiği rüzgar, sanatçının görevleri üstüne yeni tartışmalar getirmişti. Bir gece söz nasılsa eylemlere geldi; Sevim Burak, hiç beklemediğim biçimde gerektiğinde silahı alıp dağa çıkabileceğini ama öyküsünü eyleme araç kılamayacağını söylüyor. Ben söyledikleri içinde “eyleme hazır olduğu” bölümüne takılmış, şaşkınlıkla Ömer’in yüzüne bakıyorum. O sessizce gülümsüyor. Bu gülümsemede kabul mü var ret mi, belli değil. Tartışmayı ne kadar yakından izlerse izlesin tek söz etmiyor. Bu, onun hayata karşı tavrı diye yorumlanabilir: Hep arada, “aralıkta”.
Örneklersem, figür ile soyutun arasında madde ile mistik arasında, tualle borular dahil değişik malzemeler arasında. (Sonuç bir heykel tadı.) Alaylılarla Akademililer arasında: Ömer Uluç 1953 yılında Robert Koleji’ni bitirdikten sonra 1953-1957 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri’nde önce mühendislik, sonra resim eğitimi gördü. 1953 yılında Nuri İyem’in öncülüğünde kurulan “Tavan arası Ressamları” grubunda yer aldı. İlk kişisel sergisini 1955 yılında Boston’da açtı. Londra ve Paris’te (1965-1966), ABD ve Meksika’da (1972-1973), Nijerya’da (1973-1977) bulundu. 1983’ten beri yılın önemli bir bölümünü Paris’te geçirmekteydi.
Şu var ki, Uluç hiç popüler olmadı. Geçen yıl 11-26 Eylül tarihleri arasında Beylerbeyi Sarayı Tünel Sanat galerisi’nde açtığı sergi de öylesine sessiz geçti ki, pek çok sanatsever göremedi. Oysa serginin mekanı olan Sultan Abdülaziz zamanından kalma tünel de serginin adı da (Beylerbeyi Cinleri) magazinleşmeye uygundu. Uluç, bu sergisinde dijital ortamda oluşturduğu figürleri değişik kavramlarla yorumlayarak, farklı baskı teknikleri uygulamıştı. Resimlerdeki renk canlılığıyla resimlerin mekana uygulanışı, resimlerdeki üçüncü boyut etkisini artırıyordu. Burayı sergi için seçişini şöyle açıklamıştı: “İki ucu beyaz, tuhaf bir tünel… Evet, burası yeri dedim. Birkaç sihirli kelime vardır; örtüşme bunlardan biri. Benim muhayyilemle, yaratıcılık boyutlarımla buranın fantezileri ve rüyaları örtüşüyor bence..”
Eleştirmen ve sanat tarihçisi Sezer Tansuğ, Ömer Uluç’un, Batı’da yaşasa da köklerini unutmadığının altını çizer: “Osmanlı, Afrika ya da Fransız sanatının tarihsel örneklerine özgün yorum katkılarıyla geliştirdiği bu çağdaş tavrın da sanırım başka benzeri yok ressamlarımız arasında.”
Uluç, sanatı için en açıklayıcı malzemeyi kendi hazırladı, 2005 yılında Baki’nin bir dizesinden yaptığı alıntıyı Türkçeleştirerek, “Heves Kuşu Durmaz Döner” adını verip sayfalarını bir sergi mekanı gibi tasarladığı kitabında (Yapı Kredi Yayınları), kendi konuşma kayıtlarından seçtiği “Fragmanlar”la ilk sergilerinden başlayarak resim çizgisini, o dönem İstanbul’unun sanatta öncü yerini, o dönemin akımlarını anlattı.
Son sergisi “Parçalanmanın Kimyası” adını taşıyordu. Karakalem otoportresinin yanına, Lucretius’un; “Ölümün olduğu yerde ben yokum/Benim olduğum yerde ölüm yok” dizelerini yazmış, vedalaşmış sergiye gelenlerle. Sergide hafif bir esinti vardı, meğer heves kuşunun son kanat çırpışlarıymış...
Sennur Sezer
ÖNCEKİ HABER

Zorla göçün belgeseli, zorunlu hayat

SONRAKİ HABER

Yenilenen İstanbul seçimine 31 gün kaldı | Dakika dakika gelişmeler

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa