07 Şubat 2010 00:00

Söz ola torba dola

Reha Muhtar’ın bir yazısında geçen, “Erman Toroğlu da eleştiri gücünü küçük düşürerek veya espri anlayışını insan onuruna ve şerefine zaman zaman halel getirecek şekilde yapmış ve kötüye kullanmış olabilir” sözündeki halel...

Paylaş

Reha Muhtar’ın bir yazısında geçen, “Erman Toroğlu da eleştiri gücünü küçük düşürerek veya espri anlayışını insan onuruna ve şerefine zaman zaman halel getirecek şekilde yapmış ve kötüye kullanmış olabilir” sözündeki halel sözcüğünün yanlış olacağı düşünülmüş ve helal olarak düzeltilmiş(!). Doğal olarak R.M. da bunu düzeltiyordu. Ama hem kendisi; hem de düzeltmeni aynı anlama gelen onur ve şerefin birlikte kullanılmasını görmüyordu nedense.
Benzeri bir durum da benim başıma geldi geçen hafta. Adamın birinden, ikisinden, üçünden söz ederken eskilerin nev-i şahsına münhasır sözünü doğru dürüst söyleyemeyen ve şahsına münasır biçiminde çakma yapan televizyon sunucusu kadından da söz etmiştim yazıda. Amacım okuru azıcık gülümsetmekti. Ama kadının bilgisizliği benim yanılgım gibi düşünüldüğünden dikkati çekmek için azıcık sağa da yatırmama karşın sözcük düzeltilmişti(!) Sonrasında da olması gereken anlam ve öneminden yoksun kalan sözcük, büyük olasılıkla da ne yaptığımı anlamayan okurun bana gülümsemesine yol açmıştı.
Münasır sözcüğü kendine özgü bir durum yaratmıştı sonuçta. Bugün şahsına münasır ve münhasır da olmayan kendine özgü bir adamdan söz edeceğim, geçen haftaki adamların ardından. Bilindiği gibi adamın biri var, ikisi, üçü, beşi var. Adamcık var, adamsı var. Adama benzer adam var; bir de adam gibi adam var. Ama kimilerini anlatırken gibi sözcüğü bile çok gelir. Adam, tam da odur işte. Yıllar yıllar önce Evrensel’in spor sayfasının sorumluluğunu aldığında sol duyulu çağrısıyla bana gazetenin kapısını açmıştı o adam. Ben bugün de buradayım. O da, yıllar öncesinde başladığı uğraşın bugün de içinde. Yeşil alanın içinde genellikle sağ yanda emek verirken, dışında solun açığında kullandı beynini, emeğini ve her şeyini. Ta oyunculuk döneminde başlamıştı topçuların özlük haklarının peşinde koşmağa. Oynarken. Yani, günümüzdeki gibi olmasa da paraya para denmediği, denmeyeceği günlerde. Kulübüyle ters düşmeyi de göze alarak.
1970’li yıllarda kim, nasıl ve niye yaptıysa günümüzün Profesyonel Futbolcular Derneği gibi adı olan; ama kendi olmayan bir futbolcular sendikası kurulmuş. Böylece kimilerine makam, ad, san, şan, ün sağlanmış tıpkı bugünkü gibi. O da buna tepki olarak Amatör Sporcular Derneği’ni kurar. Bir spor kuruluşu olması gerekirken bir tecimsel kurum olarak olaya bakan kulübünü karşısında bulur. Dernek de 12 Eylül darbesine takılır. Kulüp bir işverenin yapması gerekeni yapar ve onu kulüpten uzaklaştırır, satar bir mal gibi. Suçu top peşinde koşarken, hak peşine düşmek, solculuk yapmaktır. Dernek de kapatılır netekim.
Otuz yıl sonra, 12 Eylül’ün izleri de bir türlü silinememişken huyundan geçmeyen adam yine soldan atağa kalkar ve Spor Emekçileri Sendikası’nı (Spor-Sen) kurar. Ayaktopçulardan umudunu kesmiş olmalı ki tüm spor dallarına yönelir bu kez. Üstelik salt sporculara da değil. Sporun içinde spor için emek veren tüm çalışanlara, asıl emekçilere. Malzemecisi, temizlikçisi, aşçısı, sporcusu, çalıştırıcısı ve herkesi. Umarım spor için çalıştıklarını sanan üç- dört büyük ve onların ardından gelen kulüplerin başkanlarına, yöneticilerine, şunlarına, bunlarına kapalıdır bu sendika. Çünkü adamlar sendikaya da sulanıp başkanlık olsun da kaç tane olursa olsun derdine düşerler de.
12 Eylül benzeri bir şey daha olmazsa girişim olumlu sonuçlanacak gibi. DİSK ile bağlantı kurulmuş, destek alınmış. Yarım asırlık özlem son bulacak sonunda. Bir adamın çabasıyla. O adam, Metin Kurt, zamanında toplumsal ve mesleksel dayanışmaya değil de soyadına yatırım yapsaydı belki federasyon başkanıydı şimdi. Ama o solda oynamayı yeğlemiş bir kez.
Askere gitmemek ya da geç gitmek için otuzundan sonra otuz bin lira karşılığı topçuluğa soyunan insanların olduğu, TEKEL işçilerin hak için direndiği, itfaiyecilerin sokağa döküldüğü yalnız ve güzel ülkede Metin Kurt’un çabası gülümsetiyordur kimilerini büyük bir olasılıkla. Özellikle de bugünün milyoner, milyarder topçularını. Onlar herkesin kendi bacağından asılmasından, her topçunun kendi bacağından satılmasından yanalar çünkü. Herkesin dini, imanı oldu ya para. Ya da din, iman para doldu ya. Ulusal sanı verilen can alıcıya bile yarışmada seçici kurul üyeliği önerilecek derecede damarlarda dolaşır oldu ya para. Damardan kırmızı beyaz akacağı söylenen kanın yerini avro, dolar karışımı bir renk aldı ya. Ulusal paraya bile bakılmıyor artık. Kimilerinin adamlığı ayaktopu karşılaşmalarından önce ulusal marş söylemekle sınırlı kaldı. Ama arada bir çıkan bir adam da yetiyor her şeye...
Üstün Yıldırım
ÖNCEKİ HABER

BiR GUN BiLE PiŞMAN OLMADIK

SONRAKİ HABER

EMO Karadeniz’de HES’leri inceledi: HES'lerin yarattığı tablo vahim

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa