BAŞYAZI

BAŞYAZI

  • Türkiye’ye yönelik olarak, “Bush dönemiyle Obama dönemi arasındaki başlıca fark nedir?” dense, herhalde şu söylenebilir:


    Türkiye’ye yönelik olarak, “Bush dönemiyle Obama dönemi arasındaki başlıca fark nedir?” dense, herhalde şu söylenebilir: Bush döneminde Türkiye’nin ABD ile önceden konuşmadan attığı her adım, kamuoyu önünde eleştirilmiş; hükümet ve generaller, ABD stratejisini anlamadıkları için azarlanmış, askerin başına çuval geçirmeye varan bir tutum esas alınmıştır. Obama döneminde ise tersine, ABD’yi rahatsız edecek yönleri bulunsa bile, Türkiye’nin her yaptığında keramet keşfeden, Türkiye’nin ABD stratejisini anlaması ve ona uyum sağlaması için teşvik edilmesi, ABD diplomasisinin asıl tutumu olarak biçimlenmiştir. Burada, “PKK’ye karşı iş birliği” de, Türkiye’nin ABD’ye karşı derin kuşkular besleyen kamuoyunu kazanmak ve Kürt sorununu, bu sorunun çözümünü ABD stratejisine bağlayan hükümeti hizaya getirmenin bir manivelası olarak kullanılmaya başlanmıştır.
    ABD’nin elbette Bush ve Obama dönemlerinde Türkiye’den isteklerinde ciddi bir değişme olmamıştır ama bu istekleri yerine getirirken nasıl bir ilişki sürdüreceğine dair yöntem değişmiştir!
    Bu tutuma yöneliş, Bush yönetiminin son iki yılında varsa da, bu yaklaşımın bir diplomasi yöntemi olarak öne çıkarılması ve ABD stratejisinin bölgede yenilenmesi; “Türkiye’nin bölgesel lider güç”, “model ortaklık” kavramlarıyla biçimlendirilmesi, Obama döneminde olmuştur.
    Son bir yıla baktığımızda, önceki dönemlerden farklı olarak Obama’dan, Clinton’dan başlayarak ABD yönetiminin resmi ve gayriresmi en etkin isimlerinin, Türkiye’yi ziyaret ettiklerine tanık olduk, oluyoruz. Bu kişilerin en sonuncusu ABD Savunma Bakanı Robert Gates’tir.
    Gates’in ziyareti, NATO Savunma Bakanları Zirvesi için görünmektedir; ama gerçekte Gates’in, ABD’nin Türkiye’den isteklerini yinelemek için geldiği anlaşılmaktadır.
    ABD’nin Türkiye’den, Irak’ın işgalinden hemen sonraki, ABD’nin Asya’da yeni üsler kurduğu günlerde talepleri; Karadeniz ve Akdeniz’de liman üsler (Trabzon ve İskenderun gibi), ayrıca Doğu Anadolu’da Diyarbakır, Siirt gibi illerde iki hava üssü istediği idi.
    Gates’in son ziyareti sırasında bölgede iki radar üssü istediği belirtilmektedir. Ayrıca Akdeniz ve Karadeniz’de de ABD’nin savaş gemilerini radar gemisi olarak donatacağı belirtilmektedir. Ki böylece, Rusya’nın tepkisine neden olan Doğu Avrupa’ya kuracağı Füze Kalkanı Sistemi’ni, Türkiye merkezli olarak Doğu Akdeniz’e kaydıracağı haberleri de ete kemiğe bürünmektedir. Çünkü Akdeniz ve Karadeniz’de görev yapacak radar gemilerinin kara bağlantısı da Türkiye olacak gibi görünmektedir. Ve öyle anlaşılmaktadır ki, bu radarlar NATO üsleri olarak işlev görecektir.
    Yani Obama yönetimi, radar sistemini klasik askeri üsler sisteminden hareketli üsler biçimine dönüştürerek, hareket alanını genişletmektedir.
    Doğu Anadolu’ya radar sistemi yerleştirme; ABD’nin, kısa vadede İran, orta uzun vadede de Rusya’ya yönelik olarak mevzilenmesinde belirleyici olacaktır. Ve bu da, Türkiye’nin her iki ülke açısından da bir “kendilerine karşı bir Amerikan merkez üssü olduğu” algılamasını güçlendirecektir.
    AKP Hükümeti’nin bu isteklere ne yanıt verdiği henüz bilinmemektedir, ama eğer Türkiye, PKK’ye karşı ABD desteğini alacaksa, karşılığında bu üsleri vermek zorunda kalacaktır. ABD, denklemi kendisi açısından en doğru biçimde kurmuştur ve AKP Hükümeti, kendi Kürtleriyle aracısız diyalog kurup onların ne istediğini dikkate alarak sorunu çözmeye yanaşmadıkça da, ABD her istediğini Türkiye’den alacağı konumu koruyacaktır.
    Hele ABD ve Batı’nın İran’a bir müdahale için her fırsatı kullanmak için hazırlandığı, Rusya’nın NATO’yu kendisi için “asıl tehlike” ilan ettiği düşünüldüğünde, bu radar sisteminin Türkiye’ye konuşlandırılması; Türkiye’nin, Batı’nın, İran ve Rusya karşısında ileri karakolu olduğunu şimdiden ilan etmesi anlamına gelecektir.
    Barış ve demokrasi güçleri bu gelişmelere yeterli duyarlılığı gösteremezse, ne Kürt sorununun demokratik çözümünde ne de antiemperyalist mücadelede bir adım atma şansları yoktur. Bu, giderek daha açıkça görülmektedir.
    İHSAN ÇARALAN
    www.evrensel.net