GÖZLEMEVİ

GÖZLEMEVİ

  • DOT, tiyatroya karşı izleyicinin, sanatçının ve hatta eleştirmenlerin karmaşık duygular içinde olduğu bir dönemde, 2005 yılında kuruldu.


    DOT, tiyatroya karşı izleyicinin, sanatçının ve hatta eleştirmenlerin karmaşık duygular içinde olduğu bir dönemde, 2005 yılında kuruldu. Murat Daltaban’ın da dediği gibi (Bkz: “Suratına Tiyatro”-Aleks Sierz / Mitos-Boyut Yayınları, Ekim 2009, Sayfa 9) o günlerde seyirci seyirciye, sanatçı sanatçıya, hatta seyirci sanatçıya kuşkuyla yaklaşıyordu. DOT, gerçek bir şaşkınlık yarattı. Seyircinin ve sanatçının alışık olmadığı bir mekan tasarımında, hiç alışık olunmadık oyunlar sahnelemeye başladı. Günümüze gelindiğinde, DOT’un artık kendi seyircisi, kendi çekirdek kadrosu oldu oluştu, beklenenden daha hızlı büyüdüğü görüldü, gözlemlendi.
    DOT, 2009–2010 sezonunun ikinci oyunu olarak, Britanya kökenli “in-yer-face” türünde 1996 yılında Mark Ravenhill tarafından kaleme alınmış, dünyanın çeşitli ülkelerinde gösterimleri olmuş bir eseri “Shopping & F***ing / Alışveriş ve S***ş”i sahnelemekte. DOT, bugüne değin 2005–2006 sezonunda 5, 2006–2007 sezonunda 1, 2007–2008 sezonunda 3 ve bu sezon “Alışveriş ve S***ş”den önce de 1 “in-yer-face” türü oyuna imza attı. Bu oyunların tamamına yakınını ve hatta 2008–2009 sezonunda dotbilsarda projesi olarak oynanan ve gene Mark Ravenhill’in 16 kısa oyunundan oluşan “Vur/Yağmala/Yeniden”i dahi seyretmiştim, ama bütün oyunların “ağababası” saydığım “Alışveriş ve S***ş”, iliklerime en fazla işleyeni oldu. Sarsıldım, oradan oraya savruldum, şuradan buraya fırlatıldım, silkelendim, tokat yedim, rahatımı huzurumu yitirdim, tedirginleştim, ama ne yalan söyleyeyim gözümü kırpmadan izledim. Gene itiraf edeyim ki, diğer oyunların aksine bu kez oyunun kimi bölümlerinde gülümsedim.
    Şimdi “in-yer-face” olayını biraz olsun açabilmek, “Bilenler bilmeyenlere anlatsın” dememek için bir alıntı yapmak zorundayım. Aleks Sierz, yukarıda andığım kitabında (Sayfa 21) şöyle diyor: “… Tiyatro nasıl bu denli şoke edici olabilir? Temel neden canlı olmasıdır. Tabular bireysel tenhalarda değil gözler önünde yıkılır. Gerçek zamanda, gerçek kişilerin sizden yalnızca birkaç metre uzaklıkta canlandırdığı oyunu izlerken, sadece tepki verdiğinizi görmekle kalmaz, diğer insanların da tepki verdiklerini ve sizin tepkilerinizin farkında olduklarınızı bilirsiniz. Yalnız başına okurken tahammül edilebilir bulduğunuz konular, kamuya açık alanda gösterilince birden çok heyecan verici olabilir. Cinsellik gibi kişisel konular, sahne üzerinde utandıracak kadar özel ve gizli şeyler olarak durabilir. Bir oyun metnini okurkenki mesafeli duruşla kıyaslandığında, cüretkar bir oyunu karanlıkta, bir grup insanla çevriliyken izlemek etkileyici bir deneyim olabilir. Tabular kamuya açık alanda yıkıldığında, izleyiciler suç ortağı tanıklara dönüşür...”
    Evet, böyle diyor Sierz. Hak vermemek elde değil, zira 1996’da Royal Court’da sahnelenen ve Mark Ravenhill’in ilk uzun oyunu olan “Alışveriş ve S***ş”de sahnede özellikle yapılmaması gerekenleri yaptırmış Murat Daltaban. Mark (Serkan Altunorak), birinci tabloda böğüre böğüre kusuyor, üçüncü tabloda Lulu (Ece Dizdar) sütyenini çıkarıyor, Robbie (Tuğrul Tülek) tüm oyun boyunca en yakası bağrı açılmamış küfürleri ediliyor, Gary (Cem Özeren) cinselliği sizin-benim bilmediğimiz ya da bilip de dışa “faş” etmediğimiz boyutlara indirgiyor. Kim ne derse desin (ki sözüm eleştirmen ağabeylerime, kardeşlerime, ablalarıma, bacılarımadır) Sarah Kane’in “Blasted” başlıklı oyunundan sonra, Ravenhill’in ezber bozan “Alışveriş ve S***ş”ini çağdaş tiyatro için bir dönüm, hatta zirve noktası olarak kabul etmek gerekiyor.
    “Alışveriş ve S***ş”, esasında gündelik yaşamımızdaki şiddeti korkutucu bir biçem içinde anlatan ve sadizmin marksizm ile yoğrulmasından elde edilmiş bir kara komedi. Ravenhill, oyunun çatısını hızla geçilen ve seyirciyi şaşırtan 14 tabloda, öfkeli ve hınzırca komik diyaloglarla kurmuş. Giderek, komedi ile çirkinliği kafa kafaya birbirine vurduruyor. Kahkaha attırarak ya da gülümseterek seyirciyi avucunun içine alıyor, sonrasında yaşadığımız dünyanın acımazlığının içine soğukkanlı bir biçem içinde salıveriyor.
    Oyunun tanıtımındaki: “… Uyuşturucu, seks, bağımlılık, bağlılık, aidiyet, alışveriş, televizyon, aşk, aile… Hepsi ürkütücü bir biçimde iç içedir. Ravenhill’in sözü oldukça basittir aslında; ‘Artık insanlık, satılık’” deniliyorsa da, satılık olan insan ve insanlık hedefi, 14. tablodaki: “Para medeniyettir, medeniyet para” tümcesiyle vuruluyor.
    Aslıhan Erguvan imzalı oyunun video tasarımı başarılı... Alaz Köymen’in ışık tasarımında da eleştirilecek pek bir şey yok. Ece Dizdar’ın çevirisi iyi, ama keşke “muhafazakar” yerine “bağnaz”, “medeniyet” yerine “uygarlık” sözcüklerini kullansaydı ve de biraz daha dikkat ederek: “Bir tane karanlıktan geçiyoruz” gibi Türkçe hatalarını ayıklayabilseydi! Oyunu yöneten Murat Daltaban’a gelince: Ravenhill’in düz anlatımını rejisinde bu kere de olabildiğince destanlaştırdığını söyleyeceğim. Ravenhill’in 14 tabloda peş peşe anlattıklarına bu kere de etkileyici özellikler katmış. Müthiş bir iç dinamizm yaratmış. Gene kutlanacak bir iş çıkarmış.
    Size gelince benim saygın okurum; dili “müstehcen” olan, karakterlerinin “tabusal” konuları delik deşik ettiği, sütyenlerini çıkarttıkları, pantolonlarını indirdikleri, erkek erkeğe cinsel ilişkilere girdikleri, cinsel ilişkiye girdikten sonra birbirlerini küçük düşürdükleri, hoş olmayan duygularını denedikleri, derken aniden vahşileştikleri, olamazcasına cesur, tipik bir in-yer-face (suratına tiyatro) izleyebilecek kadar cesursanız “Alışveriş ve S***ş”i izlemeniz, tiyatro sanatında artık normal tiyatro sınırlarının aşıldığını kabullenmeniz gerekiyor.
    Bana ne cesaretinizden mesaretinizden, kime ne normal tiyatro sınırlarının aşıldığını kabullenmenizden, sizi bir tarafa bırakırsam, oyunculardan Ece Dizdar’ın, manevi annesi çok değerli oyuncu Hatice Aslan’dan “yüksek sesle konuşma”, “bağırma” dersi almasını önereceğim. Ece Dizdar’ın derhal düzeltebileceğine inandığım, bu kusur sayılamayacak “eksiği” dışında, canlandırdığı Lulu karakterine uyumunun mükemmel olduğunu vurgulayacağım. Özellikle 10. Tabloda, “Özel Arkadaşlık Hattı” bölümünde Robbie (Tuğrul Tülek) ile harikalar yarattıklarını söyleyeceğim. Keza aynı ikilinin, 12. Tabloda da (yemek ısrarı) çok iyi olduklarının altını çizeceğim. Mark’ta Serkan Altunorak’ın ve Gary’de Cem Özeren’in 7. Tablodaki performanslarını başlı başına görülmeye değer bulduğumu ifade edeceğim. Brian’da İbrahim Selim’in, özellikle 9. Tabloda (viyolonsel çalan çocuk) oyunculuğuyla göz doldurduğunu belirteceğim.
    Evet Efendim… Ece Dizdar, Tuğrul Tülek, Serkan Altunorak, İbrahim Selim, Cem Özeren birer birer ve hep beraber kusursuzlar. Oynarlarken, öncelikle bir eylem gerçekleştirmesini biliyorlar. “Eee, ne var bunda? Bu söylediğin, oyunculuğun abc’sinde var,” demeyin lütfen. Onlar, gerçekleştirdikleri eyleme bir neden de yaratabiliyorlar. Yani karakteri bir güzel gerekçelendiriyorlar. Gerekçe olarak yarattıklarından heyecanlanıyorlar, heyecanlarını devindiriyorlar, eylem ve duyguyu karaktere yamamıyorlar, karakterin içine sindirtiyorlar. Örnek mi? 12 tabloda dörtlünün kavgası, Lulu’nun onları ayırma çabası… Yaşamda gözlemledikleri unsurları ele alarak, olağan koşullar altında kişisel yaşamlarında başvurmadıkları, başvurmayı akıllarından bile geçirmedikleri nitelikleri oyunculuklarına katabiliyorlar. Sahnede yaşananların yarattığı gerilimi besliyorlar.
    Amaaan! Fazla konuşturmayın beni!
    Çok iyi oynuyorlar.
    ÜSTÜN AKMEN
    www.evrensel.net