ADI DENİZ OLANDAN Ahmet Erhan’a mektup

ADI DENİZ OLANDAN Ahmet Erhan’a mektup

Merhaba Ahmet Erhan,


Merhaba Ahmet Erhan,
Ben bu mektubun yalnızca aracısıyım. Sana adı Deniz olan binlerce (Gerçek sayıyı kim bilebilir) gençler adına yazıyorum. Dizelerin için teşekkür ediyorlar sana : “Oğlum unutma adını /Sana boşuna konulmadı o/ Oğlum unutma adını/ Kardeşliği, cesareti …” biliyorum dizen ve yanılgıyı diye devam eder. Ama benimle konuşan onca Deniz’den biri yanılgı sözcüğünü anımsamak istemedi sanki..
Senin şiirlerini yalnızca adı Deniz olan delikanlılar bilmiyor elbet. Bir de evinin yükünü erkenden yüklenenlere seslenen babaların yüreğinin sesi bilir seni: “Artık evin erkeğisin sen/
Erkencisin bu konuda/Seninle büyüyecek bil ki/Uzaktaki şu baba”.
Seni tanıdığımda bir oğlun var mıydı bilmiyorum. Çok gençtin. Behçet Necatigil Ödülü’nü kazanmıştın. Ödülü almaya bir grup genç şair gelmiştiniz. Aralarında en az sevinen sendin sanki. Sonradan senin hep bu yüz ifadesiyle (belki de maske) dolaştığını gördüm. Levent’te törenin yapılacağı pastane kahve arası bir mekanın kapısında durdurmuştum. Kutlamak isterken ki coşkumu paramparça etti bakışın. Hep o bakışla hatırlıyorum sizi.
1981 yılıydı. Kitabının adı yaşanan günler kadar çok gelecek günleri işaret ediyordu: Alacakaranlıktaki Ülke. Seni Akdeniz Lirikleriyle tanımıştı Türk edebiyatı. Akdeniz duyarlığı getirdiğin söylendi. Kırılmaya içe dönmeye hazır bir duyarlık.
“Çiçekçi bana bir gül ver/Sevgilime değil bir ölü için/Çiçekçi bana bir gül ver/İçine gözyaşlarımı sığdırabileyim./…/ Sen de: - Bir arkadaşın öldü/Ben diyeyim: - Kardeşim!/ Çiçekçi bana bir gül ver/Götürüp tabutuna iliştireyim.”
Sen bizim kuşağın ve ardından gelenlerin ölüm karşısında yenilmemeye çalışan görünürdeki sertliğine vuruyordun sanki. Sakladığımız göz yaşlarımızı dile getirmekten korkmuyordun:
“ölüm günleridir şimdi/ölüme doğar çocuklar/ey soruların gelini, soruların gelini/nereye yürüsek duvar/nereye baksak çöl”.
Senin şairliğin saklanmaya çalışılan kimlikleri kabul edişindeki doğallıktan yansır. Bütün reddedilen kimliklere yapıştırır gibisin resmini. (Aynalara yansıyan senin görüntünse) Kimbilir o resim bizim fotoğrafımızdır belki de. Herkesten sakladığımız bir gerçek, kendi yüzümüz.
Korkmayı da yakıştırdın kendine, genç ölümlerin ortasında bir çığlıktı sesin: “Yüreğimi bir kalkan bilip sokaklara çıktım /Kahvelerde oturdum çocuklarla konuştum /Sıkıldım, dertlendim, sevgilimle buluştum /Bu gün de ölmedim anne./…/ Üstüme bir silah doğruldu sandım /Rüzgar, beline dolandığında bir dalın/ Korktum, güldüm, kendime kızdım/ Bu gün de ölmedim anne.” (Bu dize sonra Güneydoğu’daki askerlerin mektuplarına girdi. Kartpostallara.) Meyhaneler de, yeşil reçeteli ilaçlar da geneleve giden delikanlı da şiirinde aynı doğallıkla yer alır... Gerekçen övünmeye yakındır: “Ben bildiğimi söylerim/Şair olmak zarar ömüre.”
Sevgili Ahmet Erhan sen acılarını dile getirememenin şiirlerini söyledin, dişlerini çiçeklerle bilemekten fazlası gelmezdi senin elinden, göremediğimiz yaralarını bastırıp duruyordun ellerinde, aklında gitmeyi hep ertelediğin baba evi vardı belki. Kulağında annenin sesi. Hayırsızlığını bile okşayarak söyleyen. Umarsız duyuyorsun kendini. Hayat dayanılmaz görünüyor şiirlerinde. Sen acının şairisin, yenilginin. Elbet yenilgiler de yazılmalıydı. Oğullar yenilmesin diye:”Ben bütün yenilgileri yaşadım/Kalmadı sana hiçbir şey”.
8 Şubat’ta doğmuşsun bir şiirine göre, öyleyse bu günlerde yeni bir yaşa ayak bastın “İyidir yılların birbirine eklenmesi”. Nice yıllara ve yaşlara Ahmet Erhan “Gönlün kırık, sesin buruk, atın rahvan” da olsa nice şiirlere.
Sennur Sezer
www.evrensel.net