BAŞYAZI

BAŞYAZI

  • İranlılar, 1979’da yapılan İran İslam Devrimi’nin 31. yılını kutluyorlar.


    İranlılar, 1979’da yapılan İran İslam Devrimi’nin 31. yılını kutluyorlar.
    Dün yapılan kutlamalarda olaylar çıktığı, kutlamalar sırasında yönetim aleyhine gösteri yapan muhalefete karşı polisin şiddet kullandığı, önde gelen muhaliflerin de içinde olduğu çok sayıda kişinin gözaltına alındığı ve pek çok kişinin de yaralandığı belirtiliyor.
    Aslında böyle kutlamalarda her zaman muhalifler karşı gösteriler düzenlerler; gürültülü eylemler yaparlar. İran’da da geçmiş yıllarda bunlar olmuştur.
    Ancak son yıllarda bu “rutin” muhalif protestolar, rutin olmaktan fazla bir anlam kazanmaya başlamıştır. Çünkü son yıllardaki önemli iki gelişme bu eylemleri dikkate değer yapmaktadır. Bu gelişmelerden birincisi; İran rejiminin halkın beklentilerini karşılamaktan giderek uzaklaşması ve halk yığınları içinde rejimden duyulan hoşnutsuzluğun olağandan fazla artmaya başlamasıdır. Bu durum, rejimin baskıcı karakterini de öne çıkarmıştır. “Din polisi”nin kadınlar ve gençleri hedef alan baskılarının artması, özgürlük talebini daha da büyüten bir etken olarak ortaya çıkmıştır. Toplumun ihtiyaçlarını karşılamaktan uzaklaştığı ölçüde Ahmedi Nejat rejimi, “dış düşman”, “ABD ve Batı emperyalizminin, İran’a karşı düşmanca tutumlarını” öne çıkarmış; özgürlüklerin olmamasına ve işsizlik ve yoksulluğun artmasına meşruiyeti burada bulmaya çalışmıştır.
    Son günlerdeki ikinci önemli gelişme ise ABD merkezli İran’a yönelik kuşatmanın etkinleştirilmesi için AB ve Rusya’nın da ABD’ye katılmasıdır. Kuşkusuz bu kuşatma da 30 yıldır vardı ve bu 30 yıl boyunca ABD, her vesileyle İran’a karşı bu kuşatmayı etkinleştirmek için her girişimi yapıyordu. Ancak son yıllara kadar ABD merkezli bu kuşatma çok etkin olarak yapılamıyordu. İran’a yönelik ABD ya da İsrail eliyle yapılacak bir askeri müdahale ise her yerde tepkiyle karşılanıyordu. Özellikle de Rusya, BM’deki veto yetkisini de kullanarak bu kuşatmayı etkisizleştiriyordu. Ancak son yıllarda İran’ın askeri gücünü artırmaya, nükleer silah üretimi ve balistik füzeler yapmaya yönelmesi eşliğinde, bölgede İslam ülkelerinin önderliğine soyunması; Rusya’nın ve ABD kadar İran karşıtı konumda olmayan Almanya, Fransa gibi ülkelerin de, ABD’ye yakınlaşmasına yol açtı. Ve şimdi İran’a ambargonun sertleştirilmesinin yanında askeri müdahale, ABD-İsrail-İngiltere mihrakının yanı sıra AB ve Rusya’nın da desteğini almış görünmektedir. Özellikle Rusya’nın, İran’a son günlerde açıkça rest çeken bir çizgiye yönelmesi, İran’a yönelik ambargo ve çeşitli müdahaleler, hatta “askeri müdahale” ihtimalini artırmıştır.
    Son günlerde İran yönetiminin uranyum zenginleştirme çalışmalarında kritik çizgiyi aştığını ilan etmesinin yanı sıra orta menzilli füze denemeleri, açıkça olmasa da, İran’ın nükleer silah üretimine başlayacağı iddialarına güç kazandırmıştır.
    Kısacası; ‘79 Devrimi’nin 31. yılını kutlayan İran yönetimi, halk indinde itibar yitirirken, bu itibarı askerileşme, baskı ve şiddetle sağlamaya yönelme tutumuyla bir açmaza doğru ilerlemektedir. İçerideki bu çözümsüzlük, bunun farkında olan Batılı güçler tarafından bir yandan iç muhalefeti kışkırtma, öte yandan da bir dış müdahaleye (askeri, ekonomik, diplomatik kuşatma, hatta askeri bir operasyonla kimi tesislerin vurulması vb.) zemin hazırlamak üzere kullanılmaktadır.
    İran’ın bu ölçüde ısınması, Türkiye’nin İran politikasını olduğu kadar “bölgesel lider güç” unvanını hak edip etmediğini sınayacağı bir dönemi açacağını göstermektedir. Bu, Türkiye’nin İran ve bölge politikasının yol ayrımına geldiği anlamına da gelmektedir. Çünkü hem Batı’nın sözcülüğü hem de İran’a hak verir görünen tutum, artık çok sürdürülemeyecektir. Ama bu yan, eğer süreç bu doğrultuda ilerlerse, bir İran sorunundan çok, daha sıcak ve geniş bir “Türkiye sorunu” olarak, Türkiye gündeminin ön sıralarına çıkacaktır.
    İHSAN ÇARALAN
    www.evrensel.net