15 Şubat 2010 00:00

BAYKUŞ

Geçen seneyi, memleket kazan biz kepçe, elimizde çantalar, oradan oraya dolaşarak geçirdik.

Paylaş

Geçen seneyi, memleket kazan biz kepçe, elimizde çantalar, oradan oraya dolaşarak geçirdik. Başta birinci basamaktan hekimler olmak üzere her basamaktan meslektaşımızla buluştuk. İşkencenin nasıl belgeleneceğini, alanda yaşanan sorunlar ve çözüm önerileri de dahil her konuyu tartıştık. Kendi adıma, alanda neler yaşandığını öğrenmek için bu eğitimler çok iyi bir olanak sundu bana. Hekimlik uygulamalarının nereden nereye gittiği, sağlık politikalarının hekimleri nerelere savurduğu derken, epeyce bir eğitildim.
Biz Adli Tıp uzmanlarının toplumdaki genel görünümü, otopsi yapan hekimler olmamızdır. Kızım küçükken “Annen ne doktoru” diye sorduklarında “Ölü doktoru” derdi de kimse bu yanıtı yadırgamazdı. Canlılarla uğraşmadığımız düşünülürdü, ama bu eğitimlerde nasıl olduysa eğitim alan meslektaşlarımızdan en sık duyduğum laf, onlara yeniden hekimliklerini hatırlattığımız oldu. Karşılarına gelenlerin de kim oldukları ya da ne yaptıklarından öte, bu hekimliklerini yeniden hatırlayan meslektaşlarımızın hastaları olarak, yeniden vücut bulduklarını gözledik hep birlikte. Biz ölü doktorları bir yana, eğitim takımlarında bir de tıptan pek uzak bulunan psikiyatristlerle tıbbın yanına bile uğramadığı düşünülen psikologlar, üstüne üstlük bir de hukukçular vardı. Nasıl oluyordu da klinikten bu kadar uzak bir ekip, hekimlere kliniğin koridorlarında açmayı çoktan unuttukları kapıları aralamaları için anahtarları veriyordu; biz de anlamadık diyeceğim ama demiyorum. Sağlık politikalarının bant üzerinden gönderdiği hastaların her bir vidasını, ama yalnız o vidasını başka bir hekim sıkıp da diğer vidalar gevşemiş mi diye bakma alışkanlığı kalmayınca, bizim gibi ölü doktorları da, karşısında bütün halde duran hastanın neye benzediğini hatırlatma görevini üstlenir elbette.
Bu işler biterken, bir yandan da eski raporlar neye benziyormuş bir bakalım dedik. Demez olaydık! Hani biliyorduk bilmesine ya, aklımızın bir köşesinde pıhtı gibi takılmış umut. Meslektaşlarımızın kaşecilerle epey bir teşriki mesaide bulunduğuna bizzat tanıklık etmiş olduk. Onlar ne kaşelerdi öyle. Örnekler gani ama birkaçını buraya yazmazsam olmaz. Öykünün bile kaşesini yaptırmış arkadaşlar. “Şahıs nezarette kaldığı süre içinde şikayeti olmadığını söyledi.” Diyecek söz bırakmıyor bu kaşe bana. Hastasına kolluk ağzıyla “şahıs” demesine mi yanayım, işkencenin belgelenmesini yalnız nezarette kaldığı süre ile sınırlı zannetmesine mi kızayım, bilmiyorum. Muayene bulguları için de bir kaşe var tabii. “Yapılan fizik muayeneye göre herhangi bir darp-cebir izine rastlanılmamıştır.” Darbı anladım, fizik muayenede darbelerin izi aranacak da, cebrin izi yalnız fizik muayenede mi bulunur diyesim geliyor. Cebir sözcüğünün anlamı bilinmezse, tabii böyle gerektiği gibi kaşe de yapılamamış olur. İşkencenin belgelenmesi bir yana, dili bilseler bari.
Kaşecilere işi düşenler yalnız hekimler sanılmasın. Savcılıklardan gelen yazılarda da soru kaşeleri var. Erkek hastanın gebeliğinin bu yaralanma nedeniyle sonlanıp sonlanmadığı da sorular arasında. Yalnız kollarında yaralanması olan hastanın da, yüzünde sabit iz kalıp kalmadığı mutlaka sorulmuş! İhmal yok anlayacağınız. Yaralanmalarla ilgili yasada ne varsa, hepsi kaşelerde mevcut.
Bu işkence soruşturma ve belgeleme pratikleri üzerine yazmaya ne bu sayfanın, ne benim gücüm yeter. Anlayacağınız, bu memlekette işkenceden kurtulmak pek öyle kolay görünmüyor. Toplumsal mutabakatsa toplumsal mutabakat dostlar. Memlekette yaşayan herkes elbirliği ile işkenceyi aklarken, hırsızın hiç mi suçu yok diye sormayalım bence… Hırsız ne yapsın? Onun bu işte hakikaten hiç suçu yok. Emre itaatten başka...
Emrin kendisi suçmuş, desek de!..
ŞEBNEM KORUR FİNCANCI
ÖNCEKİ HABER

Devlet hastanesi özel hastanenin taşeronu mu?

SONRAKİ HABER

İran Dışişleri Bakanı Zarif G-7 zirvesinde

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa