18 Şubat 2010 00:00

ESKİKENT YAZILARI

Akşamüstleri, Tünel’den Taksim’e doğru giden yolun sol kaldırımında ütüsüz pantolonu, ağarmış dağınık saçlarıyla gitmekte olan bir adam vardır ki, onu gören Yaşar Kemal’in ‘yakıştırmasına’ bakılırsa, üstünden başından ‘yalnızlık’ akmaktadır.

Paylaş

Akşamüstleri, Tünel’den Taksim’e doğru giden yolun sol kaldırımında ütüsüz pantolonu, ağarmış dağınık saçlarıyla gitmekte olan bir adam vardır ki, onu gören Yaşar Kemal’in ‘yakıştırmasına’ bakılırsa, üstünden başından ‘yalnızlık’ akmaktadır.
Yalnızlığını akıttıkça, İstanbul’un kara parçasından denize doğru çoğalıp, balıkçıların dünyasına biriken, Burgazada kuşlarının ‘hişt! hişt!’ sesine karışan o adam, Mark Twain Derneği’nin fahri üyeliğini alan ve üstelik o kadar mühim (!) devlet büyükleri varken, ‘kendi halinde’ bir hikayeci olarak bu ‘üyeliğe’ kabul edilen adam, Sait Faik’ten başkası değildir.
Yaşar Kemal, röportaj yapmak için Burgazada’da, anacığının yanında arar Sait Faik’i, bulamaz, sonra bir gün Kadıköy İskelesi’nin kanepelerinden birinde rastladığında sorar:
- Ne var, ne yok Sait? Hikaye yazıyor musun?
Sait Faik’ten ‘kendi halinde’ bir yanıt:
- Yok, yaşıyorum. (1)
*
Ekseri herkesin arasında, bir balıkçı kahvesinde hikayelerini yazan Sait Faik, “Hikayeci olmasaydınız ne olmayı düşünürdünüz?” sorusuna, “Kahveci olmayı çok isterdim. Hem gene de istiyorum. Şöyle deniz kenarında sessiz bir kahvem olsun, oraya kim bilir ne çeşit insanlar gelip gidecek, ben onları tanıyacak, seveceğim” der.
‘Kibar zümreyi’ sevmez, ona öyle gelir ki, “Onlar yaşamaktan hiç zevk almazlar”…
Sorarlar Sait Faik’e:
- Sizce yaşamak nedir?
O da yanıtlar:
- Balık tutmak, kahvede oturmak, yanımda çok sevdiğim köpeğim, insan tanımak (…) buna yaşamak derim. (2)
*
Hep yoksul insanın, o ‘sıradan’ sayılan insanın dünyasına eğilerek, “Yün eldivenlerin içinde saklı kıymetli elleri salep fincanlarını kucaklayan, burunları nezleli, kafaları grevli, ıstıraplı pirinç bir semaver gibi tüten sarışın ameleleri” dert edinmiştir Sait Faik…
Kuşkusuz, Fethi Naci’nin saptamasında olduğu gibi, “…Üretici güçler, üretim ilişkileri, toplumsal sınıflar, sınıf savaşımı konularında uzun boylu düşünmüş, bilimsel eserler okumuş bir yazar değildir; gerçekçiliği ‘beş duyu gerçekçiliği’dir.” (3)
*
Sıradan insanın ‘kendi halinde’ oluşu, zamanla bilinci kuşanıp, sermayenin kişisel değil, ‘toplumsal bir güç’ olduğunun ayrımına vararak kendi yerini belirlemesiyle çoğalır; ‘kendi halinde’ oluştan, bir ‘güç’ olmaya doğru yol alır.
Bu nedenledir ki, Sait Faik’in öykülerine giren ‘sıradan’ insan, bugün TEKEL direnişinin içinde, ‘kendi halinde’ olmaktan sıyrılmıştır; hem kendisini ‘başkası’ yapmış, hem de ‘başkası’ olanı ‘kendisi’ yaparak çoğalmıştır.
Şimdi Ankara’ya, ‘dayanışma’ olsun diye uçurulan kuşların “Hişt! Hişt!” sesi, bir taraftan ‘uyanmayı’ beslerken, diğer taraftan da ‘mutlu’ zümrenin rahatını kaçırmaktadır.
Kurduğu çadırdan Türkiye’ye, giderek Dünya’ya doğru bakmakta olan ‘sıradanlık’, yaşamanın ne olduğunun da sınavını vermektedir aslında…
*
Oysa ne Sait Faik’in doğum yıldönümü bugün, ne de ölüm yıldönümü; “Yaşamak…” dedim de, ondan ötürü aklıma geliverdi.
(1)İstanbul’dan Bir Sait Faik Geçti, Yaşar Kemal, Cumhuriyet, 15 Mart 1953
(2)Sait Faik Abasıyanık’la Röportaj, Gülen Erdal, İzlerimiz- Amerikan Kolej yıllığı, 1954
(3)Bir Hikayeci S. Faik, Bir Romancı Y. Kemal, F. Naci, Gerçek Yayınevi, 1990
RAHMİ EMEÇ
ÖNCEKİ HABER

AŞKA DAVET KANAL D 23.00

SONRAKİ HABER

Rasim Ozan Kütahyalı, Beyaz TV'ye geri döndü

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa