26 Şubat 2010 00:00

ÖRGÜTLÜ BASIN

Ben onu tanıyorum.

Paylaş

Ben onu tanıyorum.
Yıl 2004… TBMM başkanı… 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü dolayısıyla talep ettiğimiz ziyaret, 12 Ocak’ta gerçekleştirilebildi… Basının sorunlarına dair bir dosya sunduk kendisine… Basına kapalı olarak devam eden bölümde ise yeni başbakanın da, öncekilerden farklı davranmayarak medya patronlarına yakınlaşmasından ve medya çalışanlarını hedef göstermesinden şikayet ettik. Onun küfre alışık söylemine ilk kez orada tanık olduğumda, şaşırmış ve hayal kırıklığına uğramıştım…
Bakanlığı döneminde, bu tarzını artık kamuya açık alanlarda, ulu orta sürdürmekten kendini alamadığına defalarca tanık olduk.
Nereye kadar gidecek? Gerek var mı bunlara?
***
Başmüzakereci Egemen Bağış, 13 Şubat 2010 günü İstanbul’da düzenlenen “Sivil Toplum ile Yeni AB Stratejisi ve Üyelik Müzakere Sürecimiz” konulu toplantıya davet etti…
Binlerce sivil toplum kuruluşunun katıldığı toplantıda konuşma talebinde bulunan 58 kişiden birkaçı haricindekiler, övgü ve saygı bildirimlerinin ötesine geçemedi. Toplantıyı düzenleyenleri de rahatsız etmiş olmalı bu tarz; zira, eksikleri ve yanlışları göstermeyenlerin, AB üyeliği sürecine ne katkısı olabilir ki?
Devlet Bakanı Egemen Bağış konuşmasında, müzakere sürecinde siyasileri ikna etmelerinin yeterli olmadığını, sivil toplum kuruluşları da kendi muadillerini ikna etmeden Avrupa kamuoyunu kazanamayacaklarını açıkça vurguladı.
Methiyelerle boşa geçen saatlerin verdiği rahatsızlıkla söz alma ihtiyacı hissederek, 31 Aralık 2009 itibariyle cezaevlerinde tutulan 44 gazeteciden 40’ının hükümlü değil tutuklu olarak yargılanmayı beklediğine dikkat çekip, gazeteciler aleyhine açılmış 688 ceza ve tazminat davasının sürdüğünü ve bütün bunların, 2005 yılında yürürlüğe giren Türk Ceza Kanunu’nun sonuçları olduğunu vurguladım.
Ve sayın başmüzakereciye şunu sordum:
“Bunları görmezden mi gelelim? Sayın Başbakan’ın yakınlarının sahibi olduğu atv-Sabah işyerlerinde greve çıkan gazeteciler, kanunun açık hükmüne rağmen işten atıldılar. Grev hakkı nasıl kullanılacak? Biz bunu AİHM’e taşımayacak mıyız? Bize bir ipucu verin, Avrupalı muadillerimize ne diyelim? ‘Önemli olan fasıl açmak değil zihin açmak’ dediniz. ‘Bu süreci birlikte götüreceğiz. Değişim cesaret ister’ dediniz. Biz, dezenformasyon yapmıyoruz. Türkiye’den binlerce internet sitesine erişim yasaklanırken, yeni AB Stratejisi belgesine ‘ülkemizin tanıtımına yönelik internet sitelerine link verilmesi’ ifadesini yazarak imaj düzeltemezsiniz. Türkiye’nin imajını bozanlar kimlerse, gelin birlikte mücadele edelim. Gelin, değişim için cesaret gösterin.”
Aynı toplantıda konuşan Avrupa Birliği Genel Sekreteri Büyükelçi Volkan Bozkır ise AB ile üyelik müzakerelerinde hedeflerinin 2013 yılı olduğunu, Türkiye’nin 2014 bütçesinde yer almasını arzu ettiklerini belirtti.
Şunu hâlâ kavrayabilmiş değilim: Türkiye, TEKEL işçilerinin mücadelesini verdiği 657 sayılı Kanun’un 4-c maddesinin kaldırılmasıyla ilgili stratejisini değiştirme cesareti gösteremezken, tüm mevzuatını 2013’e kadar nasıl AB kazanımlarına uygun hale getirecek?
4-c, kamu kurumlarında geçici işçi statüsünde istihdamı, istisnai değil yaygın hale getirmenin simgesi değil mi? 2013 yılına kadar işçisine gelecek güvencesi veremeyen bir devlet, bu politikalarıyla nasıl AB mevzuatına uyum sağlayacak?
Asker korkusunu üzerinden atanlar, sivil toplumun ağırlıklı bir kesimini oluşturan işçi sınıfına nasıl güven duymaz? İşçinin gücünden korkmak, Türkiye’nin yolunu tıkar.
İşte, devleti idare edenlerdeki bu duyarsızlıklardan dolayıdır ki, AB, sosyal ilişkilerle ilgili faslın açılmasını bile siyasi kriterlerin yerine getirilmesi şartına bağladı.
***
Adalet Bakanı Sadullah Ergin, gazetecilere yönelik dava ve mahkumiyetlerin artması üzerine meslek örgütleriyle toplantı yapma zorunluluğu hissetti. Toplantı günü, TEKEL işçileriyle dayanışma amaçlı iş bırakıldığı 4 Şubat’a rastlayınca katılamadık. Bir alt komisyon kurulması kararlaştırılmış, umarız sözde kalmaz, takibi yapılır.
***
Devletin zirvesinde üçlü toplantı yapılıyor. Cumhurbaşkanı, Başbakan, Genelkurmay başkanı, Çankaya Köşkü’nde buluştu… Herhalde son gelişmelerin ve bu gelişmelere yol açan iddiaların kanuna uygunluğunu tartışıp, devletin idaresinde uyum mesajı verecekler.
Ama anlaşılan, birbirlerine olan güvensizlikleri o kadar ileri safhada ki, ayda bir yaptıkları Milli Güvenlik Kurulu toplantılarında devletin meselelerini gerekli samimiyetle ve derinlemesine konuşamamışlar, böyle bir üçlü toplantıya ihtiyaç duyulmuş!
Devletin tüm kurum ve kuruluşlarında bir değişimin yaşandığı kesin. Bu, demokratikleşmeyi mi getirecek, yoksa daha totaliter bir rejimi mi?
Acaba savcılar ve yargıçlar, kanunları zorlayarak, yürütme ve yasamaya karşı bağımsızlıklarını ilan eden bir hukuk düzenini fiilen yaşama geçirebilecek mi?
Gelişmeleri göreceğiz…
***
Albert Dicey’in, İngiltere’de hukuk devleti anlayışının yerleşmesiyle ilgili görüşlerinden yararlanarak bitirelim bu haftayı:
“İngiliz anayasasının genel kurallarının, mahkemelerin önüne gelen birel davalarda, bireylerin haklarını tespit eden yargı kararlarının sonucu olarak ortaya çıktığını ve bu kurallarla anayasanın hukuk devleti niteliği aldığını söyleyebiliriz… Siyasal sistemimizin, hukukun üstünlüğüne ilişkin bu niteliği, mahkemelerin şu eski deyişinde çok iyi ifade edilmiştir: Kralın tevarüs ettiği en değerli varlık kanundur. Çünkü kral da tebaası da onunla idare olunur. Kanun olmayan yerde ne kral olur ne de devlet.”
ERCAN İPEKÇİ
ÖNCEKİ HABER

EKMEK VE GÜLLER tv8 14.00

SONRAKİ HABER

Meslek liselinin hali: Bir dokun bin ah işit

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa