28 Şubat 2010 00:00

Dursunbey’in yoksul gençleri

Balıkesir’in Dursunbey’inin bir türküsü vardır. “Dursunbey’in hanları/Çıngırdaklı çanları ” sözleriyle başlar; “Bizim için yapılmış Balıkesir damları” sözleriyle sürer.

Paylaş
Balıkesir’in Dursunbey’inin bir türküsü vardır. “Dursunbey’in hanları/Çıngırdaklı çanları ” sözleriyle başlar; “Bizim için yapılmış Balıkesir damları” sözleriyle sürer. Balıkesir hapishanelerinin kendileri için yapıldığını söyleyen bu türkü, bir ağıttır. Yalnız hapishaneleri değil gencecik ölümleri de söyler. Mezarlarında çifte yengeler arayacak kadar ölümden şaşkın delikanlıları, genç gelinleri... Demek genç ölümler kentidir öteden beri Dursunbey. Kader midir bu? Elbet değil. Yıllar yıllar önce donanların donması da kader değildir, bugün madenlerde grizudan ölümler de... Grizu kader değildir, madenlerin özelleşmesinin getirdiği ihmaller kader değildir. Zonguldak’ın ve daha nice maden şehrinin kontrolsüz ve kaçak kaçak ocaklarında olup biteceklere bir uyarıdır yalnızca. Bu tür kazaların geçtiğimiz yüzyıllarda kaldığını anımsamamız gerekir. Dieter Forte, Sırtımdaki Ev adlı romanında, emekçilerin ülkeden ülkeye göçlerini anlatırken Polonyalı bir ailenin serüvenini de anlatır. Polonyalı aile madencidir. Bu aileden birinin başına gelenler kara mizah özellikleri taşır. Göçük altında kalan Joseph Lukacz, kaza sonrasında geceleri kendi uydurduğu madenci ilahilerini söylemeye başlar: “Bahtiyar sonum geldiğinde/kuyunun kara esvabından soyunacağım usulca,/solmuş meşini ve avadanlığımı koyacaklar mezarıma./Uzatacak ilahi adaletin ak esvabını/uzatacak tanrı bana...”Madenci bir gün, yüzünü kömür tozuyla karartıp sakal bırakır. Torununa yaptırttığı yaldız kağıttan taç ve kırmızı perdeden peleriniyle kendini kömür kralı ilan eder. Ve arkadaşları geldiğinde, “tanrının yeryüzünü tersyüz edeceği, dikey şeylerin aşağıya, yatay şeylerin de yukarıya döneceği; kuyunun yeryüzüne doğru yükseleceği, böylece kor halindeki toprağın kömürün içine sızıp bir yangına neden olacağı ve günlerce sürecek bir cehennem ateşinin patlak vereceği” benzeri kıyamet kehanetlerinde bulunur. Bu kehanetlerde, tanrının kömürü özellikle yeraltına sakladığını, insanların kömürü yeryüzüne çıkarmasının cennetin kaybolmasına yol açtığını, demir ve çeliğin ateş durumuna gelerek insanlığı yakıp kavuracağını açıklar. Onu görmeye gelenlere çevresine dağıtmaları koşuluyla bunları yazıp verir. Ne var ki, olayları duyan maden yönetimi işe el koyar. Çıldıran madencinin karısı, olayı soruşturan müfettişleri savıp kocasını kurtarmayı başarır. Cehennemin yeraltında olduğunu anlatan bu satırları okuduğumda, yıllar önce Özyalçıner’le Zonguldak’ta Fahri’nin rehberliğinde indiğimiz ocağı anımsadım. İnsanın sırtında tonlarca ağırlığı duyduğu dehlizlerin kokusunu duydum yeniden, ocağa inen asansörün sesini... Acil bir durumda çıkışı bulmamız için ayaklarımızın dibinde akan suyu nasıl takip edeceğimizi… Adnan, Ayak İzleri kitabında anlattı bu serüveni. Galiba bu ülkeyi yönetenleri, yasaları çıkaranları, emekçilerin çalıştığı mekanlara götürmek gerek. Ocağa bir kez inen, madencilerle ilgili her yasada dikkatli davranır (peki müktesep hakları gasp edilenleri anlamaları nasıl sağlanır?)..Madenci eşi olmanın ne demek olduğunu, madenci çocuğu olmanın ne demek olduğunu anlamak için eşlerini, babalarını yürekleri ağızlarında bekleyenleri görmek gerekir mi? Düğünü yapılacak yaşta kara toprağa verilenlerin acısını en iyi biz emekçiler anlarız. Bu kazaları bir avuç parayla ödeyeceklerini sananlar, biraz anlamaya çalışsınlar o ağlayan insanları. Halkımız “canı cana ölçmek” der ya. Oğul, koca, baba acısı kaç bin lirayla ödenir?
Sennur Sezer
ÖNCEKİ HABER

Ben buyum seversen!...

SONRAKİ HABER

Fındıklı Festivalinde polis provokasyonu

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa