28 Şubat 2010 05:00

ÖZCAN YURDALAN:Yolculuk yapmak itiraz etmektir

Gezmek, malum zenginin harcı bellenen bir aktivite. Ev kirasını denkleştirmeye çalışan emekçiler daha çok memleketlerine gider fırsat bulduklarında. Özcan Yurdalan, gezmenin parayla pulla ya da mesafelerle ilgisi olmadığını söylüyor. Yeter ki insan, etrafına çizilmiş sınırları aşmak istesin; kendi mahallesinde bile yolculuğa çıkabilir.

Paylaş
Gezmek, malum zenginin harcı bellenen bir aktivite. Ev kirasını denkleştirmeye çalışan emekçiler daha çok memleketlerine gider fırsat bulduklarında. Özcan Yurdalan, gezmenin parayla pulla ya da mesafelerle ilgisi olmadığını söylüyor. Yeter ki insan, etrafına çizilmiş sınırları aşmak istesin; kendi mahallesinde bile yolculuğa çıkabilir. Bir senedir Evrensel’e “Bir yolcu gördüm...” cümlesiyle başlayan küçük öyküler yazan Yurdalan’ın “Sarı Otobüs” dizisinin şimdilik son kitabı “Atların Denizi; Moğolistan”, Agora Yayınlarından çıktı. Moğolistan, Yurdalan’ın yedinci gezi kitabı. Daha önce yayınlanan İran, Pakistan, Hindistan, Nepal, Suriye ve Fas kitapları gibi Moğolistan da alıştığımız yüzeysel ve oryantalist gezi kitaplarından bir hayli farklı. Ülkemizde belgesel fotoğrafın gelişiminin de önemli aktörlerinden olan Yurdalan’la içinde yol geçen pek çok mesele konuştuk ya bana kalırsa kendisiyle konuşmak da bir yolculuk türü sayılmalı...Gezginler, “Önemli olan varmak değil yolda olmaktır” derler, bu gezginlerle turist arasındaki temel fark nedir?Turizm, büyük oranda endüstri toplumlarının bir tür tüketim aracı gibi organize ettiği bir endüstri dalı... Burada maksat insanları bir yerden alıp başka bir yere götürerek bir anlamda emeğin tazelenmesini sağlamak. Limon gibi sularını sıkarak çalıştırdıkları insanları turizm denen faaliyetle biraz dinlendirip geri döndüklerinde sularını sıkmaya devam ediyorlar. Dolayısıyla bir yere gidip farklı bir atmosfer yaşamak önemli turist için. Gezgin için ise nereye gittiğinden çok nasıl gittiği önemlidir. Hangi araçla olduğu mu?Hem hangi araçla hem de beklentilerinin ne olduğu, nelere özen gösterdiği, neleri aradığı önemli. Araca bakarsan, en yavaş, en hissederek gitmek esas gidiştir; yani yürümek… Yürümekten sonra bisiklet sonra da motosiklet, bunlar aşama aşama. Arabayla, trenle ya da uçakla asla bu hisleri yaşayamazsın. Gitmek sadece gözle olan bir şey değil, elinle de hissetmen lazım gidişi, kokusunu da alman, bastığın yeri de hissetmen lazım. SEYYAHLIK SÖZLEŞMELERİN BİTTİĞİ YERDE BAŞLARBöyle bakıldığında gezginliği değil turistliği seçmek bayağı sıkıcı…İnsana kentsel yaşamı için nasıl dar kalıplar yapılmışsa turizm için de aynı kalıplar işliyor. Yolda olmak da o kadar kolay değil ama risklere açık olmak demek yol... Sürprizlere de tabii…Hem bedensel hem ruhsal risklere açık olmak demektir ki turizmde bu istenen bir şey değil. Turizm sözleşmelerle yürür; paranı verirsin, karşılığında ne alacağın bellidir. Seyyahlıksa sözleşmelerin bittiği yerde başlar. Sözleşmeler, garantiler bittiğinde kapını maceralara, beklenmediğe açmış olursun ki esas yolcuyu yolda kılan ve değiştiren şey de bu haldir. Yolda olmak yolda karşılaşılan herkesi de yolculuğa dahil etmek demek değil mi?Bir anlamda öyle, üstelik bunu yapmak için uzaklara gitmek gerekmiyor. Yeterli zamanın varsa o zamanı turistik bir faaliyet yerine, gezgin gibi yapılan bir yolculukla çok yakın çevrende -hatta yaşadığın kentte bile- geçirebilirsin. Bu sadece çevreni tanımana değil kendini tanımana da yol açar. İster uzağa ister yakına yapılsın, gezgin gibi yapılan her yolculuk hem dışsal hem de insan kendisini terbiye etme fırsatı bulduğu için içsel bir yolculuktur. Gezgin yoldan ne bekler?Gezgin bir beklentiyle yola çıkmaz; şu fotoğrafları çekeceğim, şunları yiyeceğim demez. Sürprizlere açık olarak yola çıkandır gezgin, plan yapmaz.YOLUN SENİ DEĞİŞTİRMESİNE İZİN VERMELİSİNYol insanda nasıl bir değişime yol açar?Yolun insanı değiştirebilmesi için insanın buna hazır olması, değişime açık olması gerekir. İnsanlarla da, kendi başıma da bir dolu yolculuk yaptım. Bazen çok uzaklara da gittik; Moğolistan, Nepal, Çin… Ama beraberimdekiler o yolculukları yapmadı aslında. Çünkü ya kendilerini ve önyargılarını götürüyorlardı ya da yoğun beklentileri vardı. Halbuki gittiğin yer seni bir biçimde değiştirmişse, -ufacık bile olsa- kafandaki cevaplara değil, sorulara soru eklemişse, asıl o zaman gitmiş oluyorsun. Yolun seni değiştirmesine izin vermelisin…Bu o kadar kolay olmasa gerek…Bizim toplumumuz için hiç değil. Çok kapalı bir toplumuz, çevremizdeki coğrafyalara ve kültürlere dair hiçbir beklentimiz yok. Yeryüzünde kendimizden başka hiç kimseyi tanımıyoruz. Çünkü en kolay idare edilebilen toplumlar kapalı kalmış toplumlardır. Sadece ruhları, akılları değil bedenleri de kıstırılmış toplumlar... Bunun “Yoksul bir toplumuz, gezemiyoruz ki”yle ilgisi yok. Kendisine çizilmiş sınırların dışına çıkabilmekten söz ediyorum. Mesela her gün işe giderken aynı rotadan gitmemek. Çünkü farklı yollardan giderken, bir bakıverirsin dünyanın öbür ucundasın. Yolculuk yapmak aslında itiraz etmektir. Sınırlarımızı genişletmek, bize çizilmiş sınırların, kapalı yapımızın kapısını açabilmek lazım. Yolculuklarımızda değişimin önünü kapayan temel problemlerden biri milliyetçilik; son derece içselleştirilmiş bir Türk milliyetçiliği… İkincisi oryantalist bakış… Üçüncüsü milliyetçilikten biraz farklı olarak, “En mükemmeli biziz” tutumu. “En güzel müzik dans bizde, bizim yemeklerimizin lezzeti hiçbir yerde yok” gibi mi?Tamamen… Ona öğretilenleri, klişeleri beraberinde taşıyan insan kendisiyle gittiği yer arasına bir duvar çekiyor. Gördüğü güzellikleri ve çirkinlikleri sürekli mukayese ediyor ama şunu göremiyor: Her toplumun çöpü, tozu, kiri kendisine. Bizim kendi pisliğimiz bize çok fazla gözükmez. Hindistan’da ya da Nepal’de yere çok fazla tükürüldüğü söylenir; yazın Galata Köprüsü üzerinde yürü bakalım, adım başı tükürük görürsün yolda. Saçma mukayeselere girmeden “Bunun nedeni ne” diye mi sormalı önyargısız…Bu söylediğin çok doğru… Bir süre öncesine kadar Hindistan’da organik atıklar hep sokaktaydı; bazı kırsal kesimlerde hâlâ öyle. Meyve artıkları, sebze çöpleri, kabuklar sokağa atılırdı. Neden? Hayvanlarla birlikte yaşanıyor, şehirde bile. Biraz sonra bir fil senin attığın muz kabuğunu yiyecek. Bu anlaşılır bir şey değil mi? BATININ SIRRINA EREMEDİMNeden doğuyu gezer Özcan Yurdalan?Birkaç nedenle; birincisi keseme çok uygun. Ortalama geliri olan benim yaşlarımda biri günlük masrafı kadar bir parayla Asya’yı rahatlıkla dolaşabilir. İkincisi oralar henüz tüketim toplumunun kalıplarına girmedi. İnsanla doğa daha barışık yaşıyor. Dolayısıyla “Farklı bir hayat nasıl olabilir”e dair önemli ipuçları var; çok ciddi bir kültürel zenginlik ve tarihi derinlik... Bunlar gitmemin başlıca nedenleri; ama bir yandan oralarda görünenin arkasındaki gerçeği anlamaya çalışıyorum. İran’dan başlayarak yazdığım kitaplara bakarsan, bu yerlerin hiçbiri cennet değil; bunu biliyoruz. Pek çok fotoğrafçının ve gezi yazarının yansıttığı gibi “Renkler içinde birer rüya ülkesi” değiller. Hindistan’daki insanların sokakta ve çok azla yetinen hayatlarının nasıl mümkün olabildiğini, kendilerini nasıl mutlu kılabildiklerini onlardan öğrenmeye çalışıyorum. Kendimi beslemeye, mutlu etmeye, anlayabildiğim şeylerin sayısını çoğaltmaya çalışıyorum. Doğu bu açıdan çok zengin. Batıya da gittim ama o statiklik içinde oraların aslına eremedim; kapısından içeri giremedim. Doğu öyle değil; o seni kendiliğinden içine çeker. Ama hızlı hareket etmemelisin, ancak yavaşsan seni içine çeker. Detaylı konuşmak bu röportajı aşar ama kendi coğrafyamızdan bu kadar uzaklaşmamız; dahası kendimize “Batı”nın gözüyle bakıyor oluşumuzu öncelikle hangi sebeplere bağlarsın?Birinci sebep kültürel köklerimizden kopmuş olmamız; bunun başında dil geliyor. Bu bir cumhuriyet tasavvuru zaten. Alfabenin değişmesiyle beraber, bir gecede toplumun aydınları okuma yazma bilmeyen cahiller haline geldi. Nâzım Hikmet de dahil olmak üzere geçmiş dönemlerin yazarını, şairini, düşünürünü anlayamaz hale geldik. Bu ciddi bir köksüzlüğe yol açıyor bir kere. Kendimizi batılı sanarak, ötekine hep aşağılayarak bakıyoruz. Bu yeniden yaratılmış bir toplumun ve kültürün hem kendisine, hem de kendi dışındakine bakışındaki sığlık. Batılıyız diyoruz, değiliz; doğuluyuz diyoruz, değiliz. Nasıl bir yol tutturulabilirdi?Bütün zenginliklerimiz kesilmiş, törpülenmiş yoksa pekala çok dilli, çok kültürlü, çok alfabeli bir toplum olabilir, içimize bunu sindirebilirdik. Mardin’de doğal olarak dört dil konuşan yaşlılar var. Biz de bu zenginlik içinde yetişmiş olsaydık, o vakit kendimizi çok daha iyi tanımlayabilirdik. Oralı mıyız, buralı mıyız; buna cevap verebilirdik.
GEZİ FOTOĞRAFI REKLAM FOTOĞRAFIDIRFotoğraf meselesine hiç girmeyeyim diyorum ama özellikle söz konusu doğu olunca fotoğraflanması bayağı sorunlu bir konu…Gezi fotoğrafçıları, problemleri değil güzellikleri gösterirler ki oralara turist çekilebilsin. Bir kere bu yerleşmiş yargının değişmesi lazım. “Ben fotoğraflarla orayı anlatacağım” diyenin dürüst olması, görülenin arkasındaki gerçeğe de bakması ve baktırması lazım. Bunu yapmak istiyorsan da o zaman gitme amacını değiştirmelisin. İster seyyah, ister turist, eğer gelip geçeceksen oranın gerçeğini anlaman ve anlatman güç. Sadece görüntü avlayabilirsin öyle…Eğer niyetin görüntü avcılığı değil de anlamaksa, o zaman orada yaşayacaksın; konuya nüfuz edeceksin. Aksi takdirde çekilen fotoğraf gezi fotoğrafıdır; gezi fotoğrafı da reklam fotoğrafıdır. Buna da ihtiyaç var herhalde ama bizim işimiz o değil.
2 AYDA 20 BiN KİLOMETRESarı otobüsten de biraz bahsetsen…Sarı otobüs bir gezme tarzı. Çoğunlukla birbirini tanımayan bir grup insan bir araca biniyor ve günlük hayatı birlikte üreterek kara yoluyla uzun yolculuklar yapıyor. Bu işin bütün dünyada can alıcı birkaç rotası var. İstanbul- Katmandu; en eski ve en popüler rotadır. Biri İstanbul-Ulan Batur yani Moğolistan, diğeri İstanbul-Suriye-Ürdün-Lübnan rotası… Nasıl bir tecrübe Sarı otobüs?Küçük bir ortamda 2 ay boyunca hiç tanımadığın insanlarla beraber yaşamak zorundasın. Bütün ekipmanın, don sayından çoraplarına kadar ne bir eksik ne bir fazla olmalı ki ayağına dolaşmasınlar ya da ayazda kalmayasın. Bu bir kişisel organizasyon getiriyor. Küçük yerde yaşamak ötekinin haklarına saygı göstermeyi, diğerini kollamayı öğretiyor. Bir dayanışma yaşanıyor. İki ay boyunca hastalıklar da oluyor, psikolojik problemler de… Bir araç içinde 20 bin kilometre gidiyorsun sonuçta ki dünyanın çevresi 40 bin kilometre falan.
‘TÜRKİYE SEYAHATNAMESİ’ YAZMANIN ZAMANIDIR Son kitabın Moğolistan’la ilgili… Moğolistan’a dair ilk aklına gelen ne olur?Çok etkileyici bir ülke; daha önce rastladığım ve tanık olduğum hiçbir ortam yok. Coğrafyası akıl almaz büyüklükte bir gökyüzünün altında. Dağları da, çölleri de, platosu da uçsuz bucaksız bir gökyüzünün altında. Aynı gökyüzü orada neden öyle ki acaba?Tenhalıktan ötürü belki. Kilometre kare başına bir insan düşüyor. İnsanlar hâlâ tabiatla beraber yaşıyorlar ve her gittiğinde kapıları açık sana. Şu beni çok etkiledi: khuumi diye bir şarkı söyleme teknikleri var. Bir şarkıcı aynı anda üç ses birden çıkarıyor. Biri dem tutuyor, diğeri basları yapıyor, diğeri de melodiyi söylüyor.Bu dediğini anlamam mümkün değil…Akıl alır gibi değil zaten. Ustası üç, acemisi iki ses yapıyor. UNESCO’nun kültür mirasları arasında bu teknik. Morinhur adında iki telli bir kemaneleri var. İnanılmaz. O da kültür mirası. Özcan Yurdalan ve Sarı otobüs bundan sonra hangi duraklarda duracak?Önce Ermenistan sonra da Azerbaycan düşünüyorum. Bir de “Türkiye Seyahatnamesi” yazmanın zamanıdır artık. Bir izlek yakalamalıyım; Türkiye ama hangi Türkiye? Kimin Türkiye’si? Birkaç seyyahın izlekleri var elimde; 100 küsur sene önce geçmişler buralardan. Onların geçtikleri yerlerden yeniden geçip, yazabilirim.
Devrim Büyükacaroğlu
ÖNCEKİ HABER

Haydi çocuklar beyin yıkamaya

SONRAKİ HABER

Erdoğan "oy çalındı" iddiasında ısrarcı: Oy hırsızlığı tam bir felakettir

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa