01 Mart 2010 00:00

ROJEV

Bir halkın ulusal mücadelesinin temsilcisi olan siyasal hareketten yüzlerce siyasetçinin...

Paylaş

Bir halkın ulusal mücadelesinin temsilcisi olan siyasal hareketten yüzlerce siyasetçinin, belediye başkanının tutuklu olduğu bir kentte barışı tartışmak… Demokratik Toplum Kongresi’nin (DTK) Diyarbakır’da düzenlediği “Uluslararası Müzakere ve Çözüm Deneyimleri Konferansı” dün sona erdi. Konferansın ilk gününde Güney Afrika’dan, Latin Amerika’dan, Avrupa ve Ortadoğu’dan katılan temsilciler, ulusal sorun ve bağlı çatışmaların çözümünde yaşanan deneyimleri paylaştılar. Dün de bu deneyimler üzerinden Kürt sorununun çözüm yolları ve olanakları tartışıldı. DTK’nın düzenlediği ‘Müzakere ve Çözüm Konferansı’, dünyanın farklı bölgelerinden ezilen halkların ve demokrasi güçlerinin temsilcilerinin deneyimlerini aktarmalarının ötesinde, Kürt halkıyla dayanışmalarını ortaya koymuş olmaları bakımından ayrı önem taşıyor. Yazımızın başında da belirttik; aralarında DTK Eş Başkanı Hatip Dicle’nin de yer aldığı yüzlerce Kürt siyasetçinin tutuklu olduğu bir kentte böylesi bir konferansı gerçekleştirmek, Leyla Zana’nın ifade ettiği gibi Kürt halkının “barış için kararlı ve ısrarcı” olduğunu göstermektedir.
Konferansta aktarılan deneyimler ve yapılan tartışmaların ortaya çıkardığı en önemli sonuç, çözümün ancak belli bir müzakere/diyalog sürecine bağlı olarak sağlanabileceğine işaret etmiş olmasıdır. Bu nokta, AKP’nin sürdürdüğü ‘açılım’ politikası ile Kürt sorununda çözüm arasındaki mesafeyi de bütün açıklığıyla ortaya koyuyor. Çünkü bugüne kadar ‘açılım’ adı altında sürdürülen politikaların özü, Kürt sorununu, Kürt ulusal mücadelesini ve temsilcilerini muhatap almadan çözmeye çalışmaktan ibarettir. Özetle AKP Hükümeti’nin ‘açılım’ politikası, dışarıda Kürt silahlı muhalefetini ABD, Irak merkezi ve Kürt Bölgesel hükümetleriyle görüşmeler üzerinden; ülke içinde de Kürt ulusal hareketinin legal alandaki mücadelesini ise baskı ve tutuklamalarla etkisizleştirerek, kendi çözümünü dayatma politikası olarak yürütülmektedir. Öte yandan AKP, Kürt halkının anayasal eşitlik, anadilde eğitim gibi kolektif haklarını yok sayan bu politikanın yanı sıra bireysel haklar çerçevesinde yapılan/yapılacağı belirtilen kimi düzenlemelerle, Kürtleri sorunlarını çözmek istediğine inandırmak istiyor. Oysa DTK’nın konferansına katılan konuklar, benzer sorunları yaşamış ülkelerin, bu sorunlarını ancak muhataplarıyla görüşerek, sorunu onlarla müzakere ederek, onların ne istediklerini sorarak çözebildiklerini anlatıyorlar. Sadece buradan bakıldığında bile, önüne hangi sıfat getirilirse getirilsin ‘açılım’ın, bugünkü haliyle çözümsüzlükte ısrar anlamı taşıdığı ortadadır.
Yapılması gereken açıktır. Sorun operasyonlarla değil, ancak diyalog yoluyla çözülebilir. Ve Koma Civaken Kurdistan (KCK) şubat ayı başında açıkladığı ‘Demokratik Çözüm ve Barış Deklarasyonu’ ile böylesi bir sürece hazır olduğunu ilan etmiştir. KCK; silahların susturulması, tutuklanan Kürt siyasetçilerin serbest bırakılması, Öcalan’ın sorunun çözümünde rol almasını sağlayacak koşulların sağlanması ve bu temelde demokratik çözüm için müzakere sürecinin başlatılmasını önermektedir. Burada DTK konferansına Güney Afrika’dan katılan ANC Temsilcisi Hassen Ebrahim’in, Güney Afrika’da sorunun çözümü için ANC’nin ilan ettiği ateşkesin ardından ırkçı rejimin siyasi tutsakları bırakmasıyla çözüm için müzakere sürecinin önünün açıldığına dair anlattıklarını hatırlatmakta yarar var. Öcalan ve BDP gibi ulusal hareketin diğer önemli aktörleri de sorunun barışçıl çözümüne katkı sunmaya hazır olduklarını defalarca açıkladıklarına göre, çözümün önündeki tek engel, ülke egemenlerinin Kürt halkının kolektif haklarını inkar etmesi ve ulusal hareketine karşı tasfiyeci politikalar yürütmesidir.
Bugün ülke egemenlerinin Kürt sorununda onlarca yıldır sürdürdüğü politikalardan en çok zarar görenler, Türk ve Kürt halkları, her milliyetten emekçilerdir ve demokratik barışçıl bir çözümden kazanan yine onlar olacaktır. Bunun için barış mücadelesinin, egemen güçler arasındaki çatışmanın tozu dumanı içinde boğulmak istenmesine karşı, emek ve demokrasi güçlerinin Leyla Zana’nın “adil ve kalıcı bir barışa güç verme” çağrısını daha ileriden sahiplenmesi gerekmektedir.
ÇETİN DİYAR
ÖNCEKİ HABER

Sorun yok, kriz yok!

SONRAKİ HABER

Mobilya fabrikasında çalışan İşçi Erol Karaş’ın sol kolu makineye sıkıştı

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa