ÖZGÜRLÜK

ÖZGÜRLÜK

  • Bir günden ertesi güne değişen siyasi gündem. Ne oluyor? Oturdum, bir şema çıkarttım: Şemaya bakacağım, bir bütün içinde ne olduğunu anlayacağım.


    Bir günden ertesi güne değişen siyasi gündem. Ne oluyor?
    Oturdum, bir şema çıkarttım: Şemaya bakacağım, bir bütün içinde ne olduğunu anlayacağım.
    Nasıl bir devlet, nasıl bir toplum, nasıl bir birey?
    İşte size oluşturduğum şema. Siz de göz atın, bakalım olup biteni kavramada yardımcı olabiliyor mu?
    Başlayayım.
    1. Nasıl bir devlet? 1982 Anayasası’nın Başlangıç bölümünün ilk paragrafına göre ‘Yüce Türk Devleti’. Anayasa’nın değiştirilmeden önceki tanımı ‘Kutsal Türk Devleti’ idi. ‘Kutsal’ ya da ‘Yüce’, bu tanımlamalar öz bakımından farklı anlam taşımıyor. Anayasa’yı hazırlayanlar, Aristo’nun ve Kant’ın felsefelerinden birer paragrafı alt alta koyarak onların asla tasarlamadıkları despotizme ulaşmış ve devletin siyasi ve ideolojik içeriğini biçimlendirmişler: Devlet doğada vardır; canlı varlık türü olan insanın yine doğadan kaynaklı ‘saf aklı’ doğadaki ‘Türk Devleti’ni’ bulmuştur. ‘Saf akıl’ ‘Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, ölümsüz önder (AY Başlangıç, par. 1) (…) Atatürk’ün belirlediği düşünce sisteminde mündemiçtir.
    Anayasa’nın Başlangıç bölümündeki birinci paragraf, devleti bireylerin bizzat yapılandırdıkları bir toplumun siyasi örgütlenmesi olmaktan çıkartıyor; bireylerin dışında ve üstünde, bireylerin dokunamayacakları ‘saf aklın bu ürününü’ eleştiremeyecekleri, değiştiremeyecekleri, işleyişine karışamayacakları bir düzeye yerleştiriyor. Devletin de, tıpkı bir canlı varlık gibi bireyden farklı ‘maddi ve manevi mutluluğu’ vardır (AY Başlangıç, par.2)
    Kısaca Anayasa, daha Başlangıç bölümünde bireyi devlete yabancılaştırıyor.
    2. Nasıl bir toplum? ‘Saf aklın’ doğada bulup çıkarttığı devletin bir de toplumu olması gerekiyor. Anayasa’nın Başlangıç bölümü bu toplumu da, siyasi felsefesi resmi olarak belirlenmiş temeller üzerinde biçimlendiriyor. Toplumu biçimlendiren belirleyici temellerin başlıcaları şunlardır: a. Atatürk milliyetçiliği (AY Başlangıç, par.1 ve 5), b. Türklük (AY Başlangıç par.5) Milli dayanışmacılık (AY Başlangıç, par.5 ve 7), Bölünmezlik (AY Başlangıç, par. 1), Millet egemenliği (AY Başlangıç, par.3).
    Bu temellerin siyasi felsefesi resmi olarak belirlenmiştir. Örneğin Türklük bir etnik kökene gönderme değildir, devletin vatandaşlarından oluşan ve tüm etnik kökenleri içeren topluma millet olarak verilen addır (‘Hiçbir faaliyetin Türk milli menfaatlerinin, Türk varlığının, Türklüğün tarihi ve manevi değerlerinin … karşısında korunma görmeyeceği’ –par.5-; ‘Topluca Türk vatandaşlarının milli gurur ve iftiharlarda … ortak olduğu’ –par.7-). Çoğu yargı kararlarında ‘Yüce Türk Milleti adına’ karar verildiğine dikkat çekersek, ‘Türk Milleti’ de aynı ‘Türk Devleti’ gibi doğada var olan ve ‘saf aklın’ eriştiği ebedi bir toplumsal oluşumu anlatmaktadır. Belli bir anda belli bir konuda (örneğin seçimlerde) halkı oluşturan bireylerin çoğunluğunun eğilimini ‘milli irade’ olarak değerlendirmek de bu anlayışı perçinlemiyor mu?
    Kısaca birey kendi oluşturduğu topluma da yabancılaştırılmıştır.
    3. Bireye gelince, birey ancak ‘bu anayasadaki’, bu anayasanın öngördüğü devlet ve toplum
    betimlemesine ve biçimlendirmesine uygun olarak tasarlanmış temel hak ve özgürlüklerden; yine bu anayasanın yukarıda açıkladığımız ilkelerine uygun olarak yararlanabilir, ancak ‘milli kültür, medeniyet ve hukuk düzeni (bu anayasanın öngördüğü hukuk düzeni) içinde onurlu bir hayat sürdürebilir ve maddi ve manevi varlığını (kendi kaderini) bu yönde geliştirebilir’ (AY Başlangıç, par.6).
    Anayasa’nın 10. maddesi ‘Herkes dil, din, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir’ der. Oysa bu ayırımcılık yasağı, örneğin BM İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde ‘Herkes haklarda (haklardan yararlanmada ve hakları kullanmada) …. gibi nedenlerle ayırım yapılmaksızın eşittir’ biçiminde düzenlenmiştir. İnsan hakları açısından getirilen düzenlemenin amacı, herkesin dil, din, etnik köken vb. gibi farklılığı temelinde, o farklılığını esas alan hakları talep edebilmesi, bu hakların gerçekleşmesi için mücadele edebilmesini sağlamaktır. Buna karşılık Anayasa’nın 10.maddesi, özellikle yargı kararlarında, herkesin kaynaşmış bir toplumun üyesi olarak ayırım yapılmaksızın ‘kanun önünde eşit’ sayıldığı için kendi farklılığı (örneğin etnik kökeni, mezhebi) temelinde hak talep edemeyeceği (bu talep ayırımcılık oluyor!), bu hakkın gerçekleşmesi için mücadele edemeyeceği şeklinde uygulanıyor.
    Kısaca birey, bizzat kendisine, kendi özüne de yabancılaştırılıyor.
    Baştan beri kendimce çizdiğim şemayı tamamlayabilmek için bireyin özgürlük alanını (daha doğrusu özgürlüksüzlük alanını) belirlemek ve Anayasa’nın nasıl bir devlet örgütlenmesi, işleyişi öngördüğünü; hangi kurumlara, nasıl bir görev ve işlev yüklediğini açıklamak gerekiyor. Bunu, yazımın yarın yayınlanacak devamında yapacağım.



    YÜCEL SAYMAN
    www.evrensel.net