01 Mart 2010 00:00

Dersim’in kayıp kızlarının filmi

Nezahat ve Kazım Gündoğan, yaptıkları belgesel ile üzeri örtülmek istenen Dersim katlimına ışık tutuyorlar.

Paylaş

Nezahat ve Kazım Gündoğan, yaptıkları belgesel ile üzeri örtülmek istenen Dersim katlimına ışık tutuyorlar. Gündoğanlar, 1937-38 Dersim harekatı sonrasında askerler tarafından alıkonulan, o dönemin Dersim kızlarının izlerini sürüyor. “İki Tutam Saç” belgeseli, “Dersim’in kayıp kızları”nı anlatıyor.
Galası yarın Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda yapılacak olan “İki Tutam Saç- Dersim’in Kayıp Kızları” adlı belgeselin yönetmeni ve yapımcısı Nezahat Gündoğan ve Kazım Gündoğan’la belgesel üzerine konuştuk.
Öncelikle belgesel filmin öyküsünü anlatır mısınız?
Nezahat Gündoğan: 1937-38 Dersim’e yönelik askeri harekat sırasında ailelerinden zorla alınan ya da aileleri öldürülmüş ve askerlere evlatlık verilen kız çocukların öykülerinden yola çıkarak, tarihin karanlığında kalmış bir sürece veya tarihin karanlıklarında bırakılmak istenen bir sürece ilişkin bir kapı aralamasıdır film. Kız çocuklarının yaşanmışlıklarının üzerinden tarihin farklı okunmasını istiyoruz. Bu amaçla çekildi film.
Filmin iki ayrı öyküsü var. İlk kurguda, Dersim harekatı yaşandığı sırada karşılaştıkları olaylar. Harekat sonrasında götürüldükleri yerler ve orada yaşadıkları. Diğer kurguda ise hâlâ aranan iki kızın öyküsü ve onları arayan ailelerinin dramı anlatılıyor...
Şunu yapmak istedik: Bir, kızların cephesinden yaşananları vermek istedik. İkincisi de ailelerin cephesinden yaşananları vermek istedik.
Kaç kişinin öyküsü var belgeselde?
N.G.: Dört kişinin öyküsü var. İkisi amca torunu ailelerini bulan. İki tanesi de hâlâ aranan amca kızları... Özellikle bulanların öykülerini tamamlayan kardeşler, çocuklar var... Bizim ulaştığımız sayı çok fazla. Zorla köklerinden koparılmış çocukların sayısı fazla. Bunu mümkün oldukça filme yansıtmaya çalıştık hâlâ arananların isimlerini geçtik.
Kaç kız çocuğunun alınıp götürüldüğünü tahmin ediyorsunuz?
N.G.: Çalışma sürecinde yaptığımız araştırmaya göre yüzlerce çocuk diyebiliriz. Sırf kısıtlı olanaklarla yaptığımız araştırmada 60-70 çocuğun ismini tespit ettik. Çoğunun öyküsünü kayıt altına aldık. Sağdan soldan da çok isim duyuyoruz. İsimlerini ve öykülerini tespit etmediğimiz için kayıt etmiyoruz.
Kız çocukları neden alıkonuldu?
Kazım Gündoğan: Tabii bunları anlayabilmek için 1937-38 Dersim harekatının nedenlerini bilmek gerekiyor. Ona da baktığımızda kısaca şöyle bir şey var: Cumhuriyet kadrolarının ulus devlet yaratma, bir ulus inşa süreci var. Burada tek millet, tek din, tek dil ve tek kültür hedefi ile yapılan çalışmalar... Tek dil tek tek kültür meselisi olunca, onun dışındakilerin ya asimile edilmesi ya da yok edilmesi gerekiyor. Nitekim Ermeniler, Kürtler, Rumlar...bu akıbeti yaşadı. Dersim cumhuriyet kadroları için daha özgün bir yer. Osmanlı’dan devralınanlara göre “sorunlu” olan ve “çıban” başı olarak görülen bir yer. Kemal Atatürk’ün söylediği bir şey var: “Çıban sökülüp atılmalı.” Yani Dersim harekatı Dersim’i ve Dersimlileri Türk kültürüne katma harekatıdır. ’30’lardan itibaren planlanır. ’34-35’lerde yasalar çıkartılır. ’37’de fiil olarak uygulanır. Amaç, Dersim’i Türk toprağına katmak ve Türkleştirmek vs. ama kalanları Türk kültürüne katarak asimile etmek. Zorunlu iskan kanunu ile sağ kalanlar sürgüne gönderiliyor.
Kız çocukların seçilmesinin özel bir nedeni olmalı tabii. Savaşın ve ırkçılığın mantığını incelediğimizde görebiliyoruz. Kız çocukları götürülürken, devlet kadrolarının yazışmalarında ve belgelerinde görülüyor. Türk ulusu, Türk kültürüne tabi hale getirmek. Soy kadından devam eder, dolayısıyla kız çocukları Türk kültürüne kazandırılırsa, sonraki kuşaklarda Türk kültürüne daha rahat kazandırılmış olur, mantığın bir yanı bu. Bir de genel olarak uygulanan bir şey var. Ben bunu daha vahşi görüyorum. Orayı fethetme, Dersim’i fethetme mantığıyla gidince oradaki her şey ganimet olarak görülüyor. Nitekim raporlarda, “şu kadar hayvan ganimet olarak ele geçirildi” deniliyor. Dolayısıyla kız çocuklarını da savaş ganimeti olarak ele alıyorlar. Yoksa savaşta ortada kalmış kız çocuklarının götürülüp, hani insani nedenlerle evlat edinilmesini görmüyoruz. Bu biraz da Dersimlilere, Kızılbaşlara, o dönem verilmek istenen çok ağır ve hiç unutamayacakları bir ders gibi.
Peki şu an öyküleri anlatılanların, unuturulmak istenen kültürlerine dair izlerini ve geçmiş yaşantılarına dair izleri bulmak mümkün mü?
K.G.: Filmde de çok çarpıcı görülür. Biri 10 yıl içerisinde ailesini bulmuş, köklerine dönmüş, eski kimliğine kavuşmuş. Asimilasyonun etkileri yok. Ama şunu görüyoruz: Hem Türkçeyi hem de kendi dilini çok güzel konuşuyor. Fakat uzun süre sonra, filmimizdeki öyküde olduğu gibi 65 yıl sonra ailesini bulabilenler için burada çok net olarak görüyoruz ki, tam da uygulanmak istenen politikaların sonuçları ortaya çıkmış. Onun kültüründen ve inancından kimse yok. Asker evinde kaldığı için baskı altında. Tehdit alıyor: “Kürtçe konuşursan seni öldürürüm, Türkçe öğreneceksin.” Daha sonraki yaşamı da buna göre şekilleniyor. Diyelim ailesini bulduktan sonra, kardeşi ile bir araya geldikten sonra çelişkilerin hemen fark edildiğini görüyoruz. Kendi aralarında da bu yansıyor. Biri Kürt Alevi, biri de Türk sünni. Bir araya geldiklerinde açıklama yapmak zorunda kalıyorlar. Dersimli olan erkek kardeşin yanında abla namaz kılmaktan çekiniyor. Tepkileri nasıl olur kestiremiyor. Mesela dil konusunda sorun yaşanıyor. Zazaca konuşan ailesini bulan yabancı kalıyor. Rahatsızlık duyuyor.
Sizin çalışmanız bir şekilde basına yansıdı. Çalışmanıza dair nasıl tepkiler aldınız?
N.G.: Üç yıl sürdü çalışma. Geçen yıl eylül ayında, Sabah gazetesinden Sevilay Yükselir röpartaj yapmıştı ve haber manşete taşınmıştı. Bu çok olumlu bir şey bizim açımızdan; hem çalışmanın hem konunun geniş bir kitleye ulaşmasanı sağlayarak, geniş bir etki yarattı. Aynı zamanda bazı kesimler için meşru olmasını sağladı.
Konuşamayanlar daha rahat konuşmaya başladı. Akademisyenlerden olumlu tepki geldi. Üniversitelerde tez konusu yapılmak istendi. Hem de film yapım aşamasındayken.
Şundan umutluyuz: Filmle beraber, Dersim meselesi, kızların yaşamları, çok farklı kesimlerin çalışmalarına girecektir. Bu da çok önemli; bu konunun toplum vicdanında meşrulaşmasının tartışılıyor olması ile o aşamadan sonra muhataplarının tavrı da ister istemez değişir. Bu konu, kültür sanat açısından, akedemik cephede siyaset cephesinde tartışıldığı sürece, çok köşye yazarı yazdı, haber yapıldı. Televizyon programlarına konuk oldum. Çünkü kimsenin reddedemeyeceği bir gerçek. Birincisi, tanıklıklarıyla konuşulmuş. İkinci, çok insani ve vicdani bir boyut. O dönemin çocukları bu dönemin yaşlı insanlarının yaşadığı, bugüne kadar tuttuğu bir dramı yansıtıyor olması, vicdani anlamda da bir etki yarattı.
Onur Öymen ‘demokratik açılım’la ilgili toplanan Meclis genel kurulunda Kürt sorununa çözüm olarak, Dersim harekatında yapılanları önerdi, “o dönemde analar ağlamadı mı?” dedi. Öymen’in sözlerine ilişkin neler diyeceksiniz?
N.G.: Bu tipik bir devlet yaklaşımı. Sorunları kişilerle açıklamak ve tartışmak doğru değil. Bir devlet partisi olan CHP ve Onur Öymen’lerin bu süreçten övünç duymaları değil, utanç duymaları ve Dersimlilerden katlettikleri için toplumdanda gerçekleri sakladıkları için özür dilemeleri gerekir. Aslında devlet ve onun kadroları dolayısıyla Onur Öymen’lerin de bu filmi izlemelerini istiyoruz. Görüşleri değişmeyebilir. Ancak o kadar rahat konuşamayacaklarını düşünüyorum.
Galaya çağrılan isimler arasında Öymen de yer alıyor mu? Belgeselin gösterimleri bundan sonra nasıl olacak, kısaca bilgi verir misiniz?
Nezahat Gündoğan: Geniş bir kesimi davet ettik. Onur Öymen de davetlilerimiz arasında. Siyasi partilerden, akademi, kültür sanat, medyedan çok geniş bir kesim davetli. Galanın ardından birçok festivale katılacağız, seyirciler filmimize festivallerde ulaşabilir.
(İstanbul/EVRENSEL)

HÂLÂ KAYIPLARINI ARAYAN AİLELER VAR

Belgesel çekerken yaşadığınız sıkıntılar neler oldu? Devletin arşivlerine ulaşabildiniz mi? Bunlar size açıldı mı?
N.G.: Devletin arşivlerine ulaşmak mümkün değil. Çünkü bu konuda kimse cömert değil açıkçası. 72 yıllık bir tarih, hiç konuşulmamış. Bırakın belgelerin açıklanmasını, Dersim kavramı bile hâlâ yeni yeni konuşulmaya başlandı. Hâlâ kayıplarını arayan aileler var. Belgeler açılacaksa buradan başlanmalı. Yıllardır, var olan yaralar sarılırsa aileler kayıplarının yaşayıp yaşamadığını öğrenebilir. Az da olsa içleri rahat edecektir.
Zorlukları çok vardı. Çalışmayla birlikte ilk defa ortaya çıkan, yıllarca unutulan bir konu olduğu için o dönemin kızları, gerçek kimliklerini saklamak zorunda kalmaları korkusu ile birlikte bu insanların bugün konuşmama zorluğunu da beraberinde getiriyor. Hemen hemen hiçbiri istekli değildi ilk başta. Önemli bir kısmı bizimle görüşmeyi konuşmayı reddetti.
K.G.: Toplumlar tarihine baktığımızda Dersim ‘37-38 çok kısa bir süre önce yaşanmış. Buna rağmen bu meselenin şimdiye kadar doğru dürüst konuşuluyor olmaması, bütün bu süreçlerin açığa çıkarılmamış olması, bir yanıyla devletin baskı ve geleneksel anlayışından kaynaklı, öte yandan bizim cephemizden de bu meselenin öyle genel geçer sloganlarla ve kalıplarla ifade edilmesinden. Bu bakımdan bizim de bir özelleştiri yapmamız gerekiyor. Bu konuda araştırma yapan birçok insan, Dersim’in bu yanını bilmiyor. Araştırma yaptığımızda bunu öğrendik biz de. Yeni bir bakış açısıyla toplumsal ve tarihsel meseleri ve olayları incelememiz gerektiğini kabul etmemiz gerekir.


KALIPÇI BAKMAMAK GEREK
Dersim’e yönelik başka belgesel çalışmalarınız da var. Cumhuriyet tarihi içinde Dersim’de yaşananlar ve Dersim’in şu anki durumu hakkında kısaca neler söylemek istersiniz?
N.G.: Açıkçası bazı noktalarda yanlış baktığımızı; kalıpçı, şekilci baktığımızı gördük. Yaşanan gerçeklerin üzerinden hareket ederek değil de, bazı kaba söylemlerin üzerinden hareket edilerek yaklaşıldığını söylebilirim. Bu benim açımdan da geçerli, Dersim üzerinde çalışma yapanlar için de geçerli. Şunu yapıyoruz: Olguyu belli kalıba sokmaya çalışıyoruz. Cumhuriyet tarihi politikalarını yeterince bilmeden, Dersim’deki aşiret yapısını bilmeden, o feodal yapıyı bilmeden, aşiretler arasındaki çelişkileri bilmeden yapmaya çalışıyoruz. Oysa, bütünlüklü ve aynı zamanda bunlar içinde önemli olan tanıklıkların bu sistematik dahilinde yapılması gerekir.
K.G.: Türkiye’de düşün dünyası resmi ideloji Kemalizm endeksli. Başta devrimci ve sosyalistler olmak üzere Kemalist ideolojiden kopmadan, buna alternatif olunmadan, Türkiye’de hiçbir toplumsal ve tarihsel olaya doğru bir yaklaşım göstermek mümkün değil. Dolayısıyla yıllardır Dersim isyanı için şöyle deniliyor; bir Kürt ulusal harekatin isyanıdır. Biz Dersimliler olarak dedelerimiz neden büyük isyan etmişler diye düşündük. Ama baktık ki böyle bir isyan yokmuş. Öncelikle Kürt ulusal bilinci yok. Öyle bir örgütlenme yok. Bütünlüklü bir aşiretler ittifakı yok. Çünkü homojen bir yapı yok. Cumhuriyete karşı Dersim aşiretlerinin baştan itibaren bir iş birliği var. Sorun yaşayan aşiret sayısı çok az. Onlar da politik nedenlerle değil, daha çok ekonomik ve sosyal nedenlerle… Aşiretler aşiretlere karşı... Devlet bunları kullanıyor ve bu çelişkilerden çok yararlanıyor. Harekatı ve katliamı meşru göstermek için…
Bunun için de olaylara objektif ve bilimsel bakılması gerekiyor.

Şerif Karataş
ÖNCEKİ HABER

Sinan’ın kitabı

SONRAKİ HABER

Diyarbakır, Van ve Mardin belediye başkanları görevden alındı

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa