01 Mart 2010 05:00

YAŞAMA KÜLTÜRÜ

Paylaş

Eskil çağdan beri yinelenen bir tümceyle başlayacağım ister istemez:
“Kent insanı yarattı.”
Tartışmasız tersi de doğru bu tümcenin:
“Kenti insan yarattı.”
“Tavuk mu yumurtadan yumurta mı tavuktan çıkar?” örneği…
Ya da süte düşen kurbağanın çırpına çırpına yüzeyde yağ katmanı oluşturmasıyla, üzerine çıkıp canını kurtarması örneği…
İnsanın, gereksinimlerini karşılamak, yaşamını sürdürebilmek için yarattığı bir çevre kent…
Bu çevrede yer alan insanla, dağ başında yaşayan insanın gelişmeleri elbette bir olmayacaktır.
Geleceğin insanının yetişeceği çevre, hepimizin katkılarıyla oluşacaktır. Bir anlamda Zekeriya sofrası… Herkes ama herkes, ne denli katkıda bulunursa sofra o denli varsıllaşacaktır. İnsan o varsıl çevrenin olanaklarından yararlanarak daha iyi gelişecektir… Daha insan olacaktır…
Kültür de, bir tanımıyla budur: Yaşamı olanaklandırmaktır kültür… Bu olanaklara doğal olarak uyum gösterebilme yeteneğidir bir yandan da…
Birey bu olanakları yalnız kendisi için kullanmakla, başkalarının da böyle davranmalarına neden olacaktır. Bu bencillik, çıkarcılık, bir yanıyla da hırsızlık, demokrasiyi çağırdı geçmişte… Bir bakıma paylaşmayı bilmenin zorunluluğuydu bu…
Bütün bu yolu tersine izlersek, bugünün insanının üzerinde olduğu dalı kurutamaması, kırmaması, kesmemesi için nasıl bir yaşama kültürü izlemesi gerektiğini belirleriz.
Çağdaş insan, bir yandan sofraya yeni buluşlarla, yeni yaratılarla katkıda bulunacak; bir yandan da olanakların hem kendi için hem başkaları için eş dağılımına göz kulak olacaktır.
Aziz Nesin’in bir sözünü anımsıyorum… Şöyle diyordu: “Bir yerde birisinin hakkı yeniyorsa, benim de hakkım yeniyor demektir.”
Şimdi bundan önce söylediklerimle, bu tümcenin ışığında ülkemize bakalım...
Sapla samanın birbirine karıştığı; bölgeden bölgeye, insandan insana tüm dengesizliklerin yaşandığı ülkemize… Bize dokunmayana ama birilerinin hakkını yiyene ses çıkarmayarak nereye dek sürdürebiliriz sözüm ona olanaklı yaşamı?..
Hele hele ülkemiz parça parça satışa çıkmışsa… Bütün varsıllıkları kimilerine peşkeş çekiliyorsa... Bu konuda hepimizin bilinçli, sorumlu olması gerekmiyor mu?
Demokrasinin gerçek anlamı da bu değil mi?
Yeryüzü ülkeleri arasındaki dengesizlik, küreselleşme, özelleştirme yalanlarıyla sürdürülen sömürü düzeni, varsıllarla yoksullar arasındaki uçurum, hepimizi yaralamıyor mu?
Bu konuda batının ikiyüzlülüğü insanlık suçu değil de ne ki?
Yolu tersine izlemek dedim ama bu işin tersi yüzü yok.
Bütün sorun, hangi yanından bakarsanız bakın havayı, suyu, toprağı, olanakları paylaşım sorunu…
Birinci ve ikinci büyük savaşlar neyin savaşıydı? Dünya nimetlerinden daha çok pay almanın; başkalarının toprağına, suyuna, petrolüne, doğal kaynaklarına el koymanın değil mi?
Bu büyük insanlık suçu, batının yüzünden nasıl silinebilir? Üstelik utanmazca, aynı batı; demokrasi, kültür vb. “havari”liğine kalkışırsa nasıl inanırız bunlara? Onların yalnızca kendilerine demokrat olduklarını hâlâ anlamamış olabilir miyiz?
CENGİZ BEKTAŞ
ÖNCEKİ HABER

MEDYATİK

SONRAKİ HABER

Halime Encu: Veli kalmıştı elimde, onu da aldılar

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa