27 Şubat 2010 05:00

‘Dikensiz bahçe’ için hazırlanan rantiye yasaları…

Şimdilerde kaleme alınan “Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu” yasa tasarısı Meclis’ten geçtiğinde, hükümet, efendileri “sermaye” için dikensiz gül bahçesi yaratmayı amaçlamaktadır.

Paylaş

Şimdilerde kaleme alınan “Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu” yasa tasarısı Meclis’ten geçtiğinde, hükümet, efendileri “sermaye” için dikensiz gül bahçesi yaratmayı amaçlamaktadır.
Koruma altına alınmış doğal alanların oranı dünyada yüzde 6, Avrupa Birliği’nde yüzde 11, İngiltere’de yüzde 21, Almanya’da yüzde 25, Danimarka’da yüzde 35 düzeyindeyken, Türkiye’de yüzde 1 gibi yok denecek kadar az bir orandadır. Buna karşın ülkemizdeki milli parklar, gerektiği gibi korunmamaktadır. Tüm bunlar bir gerçekken, AKP Hükümeti tarafından yeni bir yasa taslağı hazırlandığını öğrenmiş bulunuyoruz. Tasarının adı “Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu”... Hemen ilk maddesinde yasanın maksadı açıklanmakta: “Doğal yaşamın koruma ve kullanma dengesi gözetilerek sürdürülebilirliğine ilişkin usul ve esasları belirlemek…” Evet, burada karşımıza çıkan yasanın ilk maddesinin kapsamının “kullanmak” olduğunu görüyoruz. Tabii buradaki “kullanmak” sözcüğünü; doğayı sömürmek ve yok etmek olarak algılamamızda yarar var. Bunun nedenine birazdan değineceğim. Taslağın 2. maddesinde; “Sürdürülebilirliğin kullanımının sağlanmasına ilişkin iş ve işlemleri kapsar” deniyor. Madde 3. (a)da “alan kılavuzluğu” tanımı yapılıyor. “Alan kılavuzluğu eğitimi sonrasında sertifika ve kimlik almaya hak kazanmış kişiler ile Çevre ve Orman Bakanlığı bu kanunun uygulayıcısıdır” denilerek, kanunun uygulanış biçimine açıklama getiriliyor. “Bu sertifikalı kimlikler kimlerden oluşacak acaba” sorusu aklımıza ilk gelenlerden… Madde 4 (b)de “Koruma alanlarına birden fazla korunan alan statüsü verilemez” denilerek, mevcut milli parklar, doğal SİT alanları ve mutlak koruma alanlarının statülerinin değiştirileceği bize anlatılıyor. Yani yasanın açılımı, bir başka deyişle doğru okunuşu tam da böyle…
Bunlar ele aldığımız, satırın ardındakileri okuduğumuz şekliyle 3-4 maddede göze çarpanlar… Ama yasa taslağının, tamamen doğal alanların tahribatına yol açacak yatırımların önünü açmak için hazırlandığı gerçeğinin gizlenmeye bile çalışılmadığını, maddeleri okudukça anlıyoruz. Koruma alanlarının etkilenmesine neden olacak faaliyetlere karşı EED (Ekolojik Etki Değerlendirilmesi) zorunluluğu getirmeleri ise “içimizi rahatlatıyor”. Hepinizin bildiği gibi ÇED (Çevresel Etki Değerlendirilmesi) raporlarını hazırlayanlar, bunu da “gereği” gibi hazırlayacaklardır. ÇED raporlarının nasıl hazırlandığını sanırım hepimiz biliyoruz. Doğal bir alana yatırım yapacak şirket, ÇED raporları hazırlayan başka bir şirket ile anlaşıp alana bile gitme gereği görmeden harita üzerinde ve masa başında bu raporları yasaya uygun hale getirip dosyaladıktan sonra, bir prosedürü daha yerine getirmenin hazzı içinde doğal alanın tahribatını izlemeye çekilmekte. Bugüne kadar gerçek anlamda ve “Bu alanda bu yatırım yapılamaz” biçiminde şirketlerce hazırlanmış ÇED raporu varsa, paylaşabilmeyi çok isterim. Oysa böyle bir şey mümkün değil, bütün raporlar yatırımın uygunluğunu bize anlatır. Bu da şaşırtıcı değil tabii. Al gülüm ver gülüm ilişkisi. Tabii ÇED sürecinde yaşananlar, EED raporlarının da nasıl hazırlanacağını bize göstermeye yetiyor.
Bu yasayı hazırlayan hükümetin, mahkemelerce iptal edilen HES projelerinin, maden ve turizm yatırımlarının önündeki bu cılız sayılabilecek yasalardan kurtulmak istediği açık bir gerçek. “Tabiatı koruma alanlarında hiçbir kullanım izni, irtifa veya intifa hakkı tesis edilemez” maddesi, “Kamu yararı açısından vazgeçilemez ve kesin zorunluluk bulunması halinde bu izinler verilebilir” biçimindeki yeni düzenleme, hükümetin kamu yararını sermaye çıkarları olarak algıladığından, bu yasadaki amaçlarını anlamamız kolaylaşıyor. Tasarının geçici 1, 2, 3. maddelerinde daha önceki yasalarla belirlenmiş olan (2863 nolu yasa) doğal SİT olarak tescili yapılmış; sulak alanlar, özel çevre koruma alanları, milli parklar, tabiat anıtları, tabiatı koruma alanları, yaban hayatı koruma ve geliştirme sahaları, bundan böyle “biyolojik çeşitlilik komisyonu tarafından değerlendirilip, bakanlık tarafından yeni uygun koruma statüleri verilir” biçiminde düzenlenen yasa tasarısı, açıkça mevcut koruma alanlarımızın niteliğini değiştirip talana açma girişimidir.
Yukarıda sözünü ettiğimiz eğitimli-sertifikalı uygulayıcıları anlayabilmek için dünyanın değişik yerlerinde daha önce özelleştirilmiş su kaynaklarının nasıl korunduğuna bakmak gerekir. Buralardaki su kaynaklarını besleyen derelerde, insanların ve hayvanların ihtiyaçları için su almaya çalıştıklarında karşılaştıkları muameleyi bilmemiz gerekiyor. HES’ler sayesinde suya sahip olan sermayenin, bu alanlarda hiçbir etkinliğe izin vermeyerek insanların ve diğer canlıların yaşamlarını nasıl kararttığını biliyoruz. Doğal koruma alanlarımıza kurulmak istenen HES’lerin, maden ve turizm şirketlerinin böyle bir maske ardına geçip özel güvenlik birimleri ile bu alanları bize yasaklayacaklarını hayal etmek hiç de zor değil. Bunlar dünyanın değişik yerlerinde yaşandı ve halen yaşanmakta. Geçtiğimiz günlerde Bursa’da “Uludağ’ı yeniden yapılandırma” adı altında bir proje yarışması yapıldı. Bu yarışmayı kazanan projede en dikkat çekici olan şey, Uludağ’ın girişine yapılan kapıdır. Hani şu sahillerimizi işgal etmiş otellerin, tatil köylerinin girişlerindeki kontrol kapıları gibi… Evet, Uludağ’a veya benzeri alanlara girerken rezervasyonunuz yoksa ya da orada çalışan emekçi değilseniz, bu alanlar artık aynı sahillerimiz gibi yasaklanıyor; işte bu girişim, bunu gerçekleştirmek için yapılan ön hazırlıklar...
Bu yasa tasarısı girişimi, tüm doğal alanlarımızın gerçek sahiplerinin, yani bölgede yaşayan tüm canlı çeşitlerinin elinden alınıp sermayenin hizmetine verme girişimidir. Artık tükenen ve sürdürülebilir yanı kalmayan kapitalist üretim ilişkilerinin vardığı son noktayı yaşıyoruz. Yapılmak istenen, zaten oldukça az miktarda kalan, can çekişen ormanlarımız ve su kaynaklarımızı yok ederek buralardan rant elde edebilmek... Tarım alanlarımız neredeyse talan edildi. “Kendi kendine yeten bir ülke” tanımından, sizce bugüne elimizde ne kaldı?.. Buraları da yani avucumuzdaki son toprakları da kaybedersek, sıra sizce neye gelecek, düşünmesi bile gerçekten insanı ürkütüyor…
Hrant Dink bir yazısında demişti ki: “Gözümüz var bu vatanın toprağında, öldüğümüzde taaa dibine gömülmek için…” Sizce gömülecek toprak, üzerine dikilecek bir ceviz ağacının hasretine doğru bir yolculuk mudur bu gidişimiz?..
Şimdiki Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu’nun adı anılınca, hemen aklıma Cavit Çağlar geliyor. Demirel hükümetlerinde bankalardan sorumlu devlet bakanıyken bankaların içinin nasıl boşaltıldığını hepimiz anımsarız. Veysel Eroğlu’nun, “sorumlusu” olduğu ormanlarımızı ve doğal alanlarımızı yok etmekte Cavit Çağlar’ı aratmayacağı düşüncesini getiriyor akıllara... Bu yasa tasarıyı Meclis’ten geçirmek istemekle hükümet, efendileri sermaye için dikensiz gül bahçesi yaratmayı amaçlamaktadır. Ülkemizde bugünlerde yaşanan iktidar savaşlarının kaotik sürecinde, bir “oldubitti” ile bu yasayı çıkaracakları kesin gibi gözüküyor. Bu denli fütursuz, halkına ve doğaya bu kadar düşman bir hükümetle karşı karşıya hiç gelmemiştik… Aklımda Nâzım’ın dizeleri: “Toprağa inan./Ayırt etme öz anandan toprak ananı./Toprağı sev/Anan kadar…”
YUSUF GÜRSUCU TURÇEP Yürütme Kurulu Üyesi
ÖNCEKİ HABER

Dernekler ve TEKEL işçileri

SONRAKİ HABER

Yenilenen İstanbul seçimine 32 gün kaldı | Dakika dakika gelişmeler

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa