03 Mart 2010 00:00

UFUK

Geçtiğimiz haftanın 4 gününü Diyarbakır’da geçirdik.

Paylaş

Geçtiğimiz haftanın 4 gününü Diyarbakır’da geçirdik. Birbiriyle ilişkili iki gündem için. Bölgede artan tutuklamalar ve baskılara dair olarak bir grup gazeteci ve kitle örgütü yöneticisiyle birlikte bulunduğumuz ziyaret ve hafta sonu yapılan Demokratik Toplum Kongresi’nin “Uluslararası Müzakere ve Çözüm Deneyimleri Konferansı.”
Diyarbakır’da son dönemde, seçilmiş belediye başkanlarının da aralarında bulunduğu 1500 kişinin KCK operasyonu adı altında tutuklanmış olması, ilk bakışta, Kürt sorununda değişen bir şeyin olmadığı hissini uyandırabilir.
Ancak içinden geçilen süreci, 1990’ların başındaki süreç ile kıyaslayarak ve yukarıda andığımız konferansta kendi deneyimlerini aktaran BASK, İrlanda, Galiçya, Galler ve Güney Afrika temsilcilerinin anlatımlarının ışığında değerlendirdiğinizde daha bütünlüklü sonuçlara varmak mümkün.
Bölge illerinde binlerce faili meçhul cinayetin işlendiği 1992-95 yılları arasında Diyarbakır, Batman, Mardin, Siirt, Hakkari ve Adıyaman’a gittiğinizde çatışma sürecinin etkisini birçok boyutuyla hissederdiniz. Kısa bir süre önce konuştuğunuz bir kurum temsilcisi ya da milletvekilinin ölüm haberini almak ya da kısa bir süre önce uğradığınız bir parti binasının bombalandığını duymak bu sürecin gündelik gelişmelerinden biriydi. Bölgedeki bir ilden diğer ile geçmek için çok sayıda askeri arama noktasından geçer ve bazı hassas bölgelere girebilmek için de gazeteci kimliğinizi saklamanız gerekirdi. 1993 yılında evinde konuk olduğumuz Eğitim Sen Batman Şube Başkanı’nın, “Burada hava kararmaya yüz tuttuğunda herkes evine çekilir. Hizbullah’ın gündüz gözüyle çarşının ortasında insanları infaz ettiği bir yer burası” şeklindeki sözleri hâlâ aklımızda. Dönemin devlet yetkililerinin Hizbullah’ı PKK’ye karşı savaşan bölge insanlarından oluşan bir örgüt olarak adlandırıp arkasında durdukları bu süreçte, bölgede birçok cinayetin JİTEM ve Hizbullah’ın işbirliğiyle gerçekleştiği bilinmektedir.
Bugün de, Kürt bölgesinin demokrasiye çok uzak bir noktada olduğunu, son yaşanan gözaltı ve tutuklama furyası da göstermektedir. Ancak, 1990’ların ilk yarısı ile kıyaslandığında artık bölge illeri “Uluslararası Müzakere ve Çözüm Deneyimleri Konferansı” gibi büyük bir organizasyona da ev sahipliği yapmaktadır. Bu süreç, bir yandan DTP’nin kapatıldığı ve Kürt siyasetçilerin bir kısmına yasaklar getirildiği, diğer yandan da devletin Kürtçe yayın yaptığı, karmaşık gibi görünen çelişkili ve çatışmalı bir süreç.
İçinden geçilen süreci değerlendirirken, tarihsel, siyasal ve toplumsal bağlamlarıyla birlikte bütünlüklü ele almadığınızda “Devlet aynı, süreç de farklı değil” diyerek, dün ile bugün arasına dümdüz bir çizgi çekebilirsiniz. Tarihi ve bugünü bu kadar düz okuduğunuzda da, sürecin hangi araç ve yöntemlerle ileriye taşıyabileceğinizi doğru görmeniz de mümkün olmayacaktır.
Geçtiğimiz hafta sonu Diyarbakır’da düzenlenen uluslararası konferansta, BASK’lı ve Güney Afrikalı konuşmacıların aktardıkları, barış mücadelesinin uzun yıllar alabildiği ve barış süreçlerindeki kayıpların savaş dönemine kıyasla daha fazla olabildiği de görülmektedir. Güney Afrika’daki süreci anlatan ANC Temsilcisi ve Anayasa Yürütme Kurulu Üyesi Hassen Ebrahim, barış görüşmelerine başladıktan sonra verdikleri kayıpların savaş sürecinin çok üzerinde olduğunu dile getirirken, BASK’lı Siyasetçi Miren Legorburu, 50 yıl önce yok olma ile yüz yüze bulunan bir ulusken, bugün kendi dilleri ile eğitim gören, kültürlerini geliştiren ve daha ilerisini tartışan bir durumda olduklarını anlattı.
Kanımızca Türkiye’deki Kürt sorununun çözümü süreci de, Türkiye’nin kendi koşulları içinde, benzer sıkıntı ve çatışmalı yolculuğunu yaşamakta ve ileriye doğru ilerlemektedir.
Konferansın ilk gününde, Eski DEP Milletvekili Leyla Zana, “Adil ve kalıcı bir barışa güç verin. Bu çağrımı Türkiye iç dinamiklerine yapıyorum. Lütfen herkes yapıcı olmak için konuşsun, yıkıcı olmak için değil” demişti.
Barış ve çözüm arayışı süreci, bundan sonra da iniş, çıkışlarıyla devam edecek. Bu süreçteki inişlerin daha az, çıkışların daha fazla olması ise, sabırlı, inançlı ve inatçı bir mücadeleyi zorunlu kılıyor.
FATİH POLAT
ÖNCEKİ HABER

AB dayatmasına grevle yanıt

SONRAKİ HABER

Urfa'da 6 ayda 21 çocuk hamile kaldı

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa