04 Mart 2010 05:00

Müslim Çelik’ten ‘Bursa Lirikleri’

MÜSLİM Çelik’in Bursa konulu şiirlerinden oluşan “Bursa Lirikleri” adlı kitabı Düşlem Yayınları tarafından yayımlandı.

Paylaş

MÜSLİM Çelik’in Bursa konulu şiirlerinden oluşan “Bursa Lirikleri” adlı kitabı Düşlem Yayınları tarafından yayımlandı. Bursa Kitap Fuarı kapsamında bugün 12.00-13.00 saatleri arasında Uludağ Salonu’nda Bursalı edebiyatseverlerle bir araya gelecek olan Müslim Çelik ile yeni kitabı üzerine söyleştik.
“Nâzım Hikmet Yahşi Güzel” “Hayriye Yitik Ülke” ve “Bülbülün Ölümü” adlı şiir kitaplarınız tematik şiirlerden oluşuyordu. Necatigil Ödülü’nü aldığınız “Necatigül” de… “Bursa Lirikleri” adlı kitabınızı bu bağlamda nereye koyuyorsunuz?
1980’li yılların ortalarına doğru “Bursa” başlığı altında bir şiir yazmıştım. Gösteri dergisinde yayımlanan ikinci şiirimdi. Bursa Şiirleri Antolojisine alındı. ‘90’ların başında “Erzincan’da Yağmurun Şarkısı” yarı tematik olarak oluşmuş ve ‘93’de Cem Yayınları’nca basılarak okura ulaşmıştı. Ondan sonra iki şiir betiğim daha konu bütünsel ve şiirler arasında ortak duyarlık paydasından yola çıkılarak geldikçe kotarılmış ve ortaya çıkarılmıştı. “Nâzım hikmet Yahşi Güzel” ve “Necatigül”dü özellikle lirik demek istemiyordum. İlk adı “Bursa’da Aşk Böcüğü” idi. Akatalpa (Bursa’da çıkan şiir dergisi) yayınlanınca , “yeni bir şiir daha var mı?” denildi. Vardı ve ardı geliyordu.
Bursa’da yaşadınız sanıyorum… Yaşamınızda Bursa’nın yeri nedir?
Bursa Eğitim Enstitüsü’nde okumuş ve lise Türkçe-edebiyat öğretmeni olmuştum. ‘70’li yılların başıydı. O yıllarda ayrıca, Ahmet Vefik Paşa Devlet Tiyatrosu’nda üç yıl süren bir gençlik kursuna sınavla alınmış, ana sahnedeki oyunlarda adım atmıştım. Yerli yabancı birkaç oyunda paylaşıma katılmıştım.
“Bursa Lirikleri” sevdiğinize “bir gül destesi” midir?
Yirmili yaşlarımın henüz yaşanmamış delişmen, dolu, duyarlıkları içerisindeydim. Derin, içli, yıkan, sonra oluşturan, kendi küllerimden doğduran bir aşk da yaşamıştım. Aşık olmuştum, kısacası üzerime benim Uludağ devrilmişti. Bu kavuşulamayan aşktan şiirime, düşsel ve yaşamsal evrenime somut anlamlar katan, suçsuzluk bayrağımın göndere çekilmesi doğdu. Masumiyeti içindeydi. Sevi’nin ilk dizeleri kulağıma fısıldanan eşsiz duyarlıklı sırlar yerine, içime doğuyordu. Otuz yıl kadar sonra, küllendikten sonra oluşuyordu. Yaşamda devrilmeden derinleşebilmenin yolunu bu yalın, kısa kısa şiirlerle açmaya çabalıyordum. Aşk ve sevdam, Bursa’nın dağına, semtlerine, şeftalisine, delilerine yayılmaya başlamıştı. Lirik şiirin olanaklarını sadece biçimsel olarak benimsemek istemedim. Aynılaşmadan lirik yazarken de, kendi sesimi bulmaya çabalıyor, usta-çırak ilişkilerinde, her ikisi de bende olan bir dolayımda ilerliyordum. Şiirlerimin kimine resimler de çizdim. Çok azını aldım.
Şiirlerinizde Tanpınar, Nâzım, Balaban, Hacıvat, Karagöz ve Orhan Veli de var, Bursa’ya heykeli dikilen Deli Ayten de… Kimdir Deli Ayten?
Ayten Şenaşıkoğlu, başından, gençliğinde sonu kavuşulmamakla biten bir karasevda geçmiş biriydi. Omzunda davulu, sırtında uzun entarisi, dağınık, çalı çırpı görünümünde saçları, omuzlarına püsküller bağlı, manimsi şeyler okuyan, şehir gezgini. Türkiye’de doğduğu yaşadığı kente anıtı dikilen ikinci deli(?). İlki Dersim’de Sey Uşe!
Kentin ilk tarzanına şiir adadım, Niyazi’ye. Bir hiç uğruna da niyazi olmuştu! Başından geçen sevdanın çeyreği bile ancak yansıyabilmişti yazdıklarıma. Bursa Kalesinde yatan Nâzım’ı anımsamış duymuş ve anmalık yazmak istemiştim. Gene, “Gemliğe varınca denizi göreceksin/ sakın şaşırma” diyen Orhan Veli’yi de geçemezdim. Nilüfer’i, Evliya Çelebi, Tanpınar, ipeğin kozası v.b.
Müslim Çelik, Deli Ayten’in davulunu alıp Bursa sokaklarına çıksaydı, neler dökülürdü dilinden?
Şiir söylerken söz oyunlarına imgesel yer verir. Dünya düzenine liriklik, sözüne irilik katmak gibi bir yönsemesi bulunsun isteyebilir. Anlaşılmaza dahi ulaşmak çabası olsa da, sevinç ekseninde, inandırıcı yalınlıktadır atılımı. Genel durum budur. Metal, cam, çini, deniz kabuğundan, ovanın yeşili, dağın morumsuluğundan oluşan desenleri vardır. Bunun dışa vurumunu sözel söyleyişlerle yapacaksam, doğaçlamalardan gelen ben, ona çok yatkınımdır. Çocukluğumda maniler, kıtalar, aforizmalar üretirdim. Anamdan öğrenmiştim, uyaklı söz icat etmesini. Davuluma gum! gum! vurarak tatlı, tuzlu, örtülü, örtüsüz nağmeler çıkarır bunu yaşama katmaya çalışırdım. Şiir söyleyeceksem, onu, folklor ve onun yan değerlerinden ayırır da söyleyebilir miydim, o yarım usumla? Bilinmez. Ayten ve ben, ikimiz de kavuşulamayan bir sevda öznesi ve nesnesiydik, ayrı zamanlarda, ayrı öykülerle. Yalnız ki. O çabalamış kavuşabilmesi için, bense gidip sevdiğimi bile söylemedim.
Yeni çalışmalarınız var mı?
İlk şiiri 1998’de yazılan, “İstanbulotus”, bir yayınevinde yayımlanma aşamasına gelmiş bir şiirler toplamı dosyamdır. Son üç çalışmamda olduğu gibi kapak resmi de bana ait olsun istiyorum. İşte böyle Kadir! “Zaman geçer biz de göçeriz/ Yara gitmez gönülden” Aklım hep 1940’larda Erzincan’dan garba düşen ince dertten ölen emmim Hümmet’in kayıp gömütünün Bursa’nın neresinde olduğunda kaldı. Betiğimin son iki şiiri onunla mayalıdır. (İstanbul/EVRENSEL)








Kadir İncesu
ÖNCEKİ HABER

Flarmoni’den kardeş melodiler

SONRAKİ HABER

Harmandalı Geri Gönderme Merkezinde hukuk ayaklar altında

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa