05 Mart 2010 00:00

MERCEK

Başbakan, hükümeti ve partisinin başını çektiği kesim ile ordu ve yargı üst bürokrasisinin bir kesimi arasındaki güç çatışmasını “İleri demokrasinin ayak sesleri” olarak tarif etti.

Paylaş

Başbakan, hükümeti ve partisinin başını çektiği kesim ile ordu ve yargı üst bürokrasisinin bir kesimi arasındaki güç çatışmasını “İleri demokrasinin ayak sesleri” olarak tarif etti. Başbakan ve partisiyle çanak yalayıcı liberal takımına bakılırsa, bu çatışmadan “ileri demokrasi” doğacak! Ama bunun için bir şeye daha gereksinim var: işçi ve emekçiler, ilerici güçler AKP ve hükümetinin ardı sıra saf tutmalıdırlar!
İktidarı hangi kesimlerin elinde ve denetiminde tutacağı üzerine çatışma son birkaç yıldır daha da şiddetlendi ve ‘herkesin gözü önünde’ devam ediyor. Uluslararası-bölgesel ve “ulusal” gelişmelerin ürünü bir çatışma olduğu üzerinde de belirgin bir ‘mutabakat’ var.
AKP ve hükümetini “demokrasi mücadelesi”nin gücü, dahası bu mücadelenin başındaki güç olarak gösterenler, onun “Askeri darbe planları ve bunun için girişilen örgütlenmelere karşı yürüttüğü kavga”yı dayanak alıyorlar. “Seçimle gelenin meşru olduğu ve millet iradesini temsil ettiği” propagandası buna eşlik ediyor. “Sivil siyaset üzerindeki askeri vesayet”e karşı durma da, bunlara göre “demokrat ve ilerici olma”nın başlıca kıstasını oluşturuyor. Cengiz Çandar,
H. Cemal, A. Bayramoğlu ve CIA’nın “enformasyon bürosu” olarak çalıştığı ileri sürülen bir gazete etrafında bir araya gelenlere göre, buna aykırı herhangi bir politik konumlanma ve tutum darbecilerle ve Ergenekoncularla aynı oyunun içinde yer alma anlamına geliyor! Bu cenahta “birleşen”ler(!), birbiri ardına servise konan darbe planları ve bu amaçlı olduğu belirtilen militarist-gizli örgütlenmeleri “demokratikleşme”nin başlıca engeli gösteriyor. Sistemin yenilenmesi politikalarına pürüz oluşturan “fazlalıkların kırpılması” operasyonlarını sansasyonel kampanyalarla öne çıkararak halka karşı saldırı, baskı, terör, işkence ve caniyane politikaları “sivil” ve öyle olduğu için de “meşru” gördükleri güç(ler)den bağışık gösteriyor, “dalga-dalga” yürüyen gerici güç hesaplaşmasının “sivil tarafı”nda bir tür darbe tetikçiliği de yapıyorlar.
Peki Erdoğan hükümeti ne tür bir “demokratikleşme” politikasına sahip. Hangi ilişkilerin ve düzenlemelerin ürünü; bu ilişki ve düzenlemelere karşı tutumu nedir? Hükümet politikalarını demokratik ve halktan yana; ona karşı muhalefet ve mücadeleyi ise “darbecilikten yana”-”antidemokratik” göstererek halk kitlelerinin siyasal-sosyal demokratik taleplerinin bu gerici güç çatışmasında, hükümetten yana yedeklenmesi için burjuva entrikacılığının tüm maharetini sergilemekte birbirleriyle yarışan liberal yazar ve politikacıların fersah fersah kaçtıkları, bu soruların yanıtlarıdır.
AKP VE HÜKÜMETİ
HANGİ POLİTİKALARI
İZLİYOR?
Bu bakımdan, AKP ve hükümetinin “nerede durduğu”nu ‘özetin özeti’ olarak ve bir kez daha belirtmek gerekiyor: AKP ve hükümeti 12 Eylül ürünü siyasal-askeri-sosyal düzeni sürdürüyor mu; evet. Cuntanın silah gücüyle gerçekleştirdiği düzenlemeleri basamak edinerek halk kitlelerine karşı tekelci sermayenin savunulmasını esas alıyor mu; evet. Kenan Evren’in “son nefesinden önce” sokaklara düşerek minnettarlığını dile getirdiği Doğramacı’nın militarist YÖK düzenine cansiperane sahip çıktı mı; evet. RTÜK gibi merkezi sansür kurumlarını ayakta tutuyor mu, evet; Cunta koşullarında uygulanma olanağı bulan 24 Ocak kararları bu hükümet ve ardındaki uluslararası ve bağlı büyük sermaye tarafından genişletilerek uygulandı mı; evet. Özelleştirme, taşeronlaştırma uygulamaları AKP tarafından genişletilerek sürdürülüyor mu; evet, evet! Bu hükümet ve ardındaki güçler, halk kitlelerine, özellikle de Kürt direnişine ve emekçilerin ileri kesimlerine karşı caniyane politikalar izleyen ve binlerce “faili meçhul” cinayete imza atan kontrgerilla, JİTEM, özel kuvvetler, korucular gibi militarist sistem kurumlarının saldırı, sabotaj ve katliamlarının soruşturularak açığa çıkarılması ve suç çetelerinin tüm sorumlularının halka hesap vermesi talebini geçiştirip, bu yöndeki mücadelenin üzerine polis ve askeri kuvvetleri sürüyor mu; evet!
Başbakan, partisi, hükümeti ve liberal destekçilerinin “darbe karşıtlıkları”nın en önemli güvencesi ve dayanağını ABD oluşturuyor mu; evet! Başbakan ve hükümetinin sözcüleri, hemen tüm sermaye yazarlarının “ABD bugünkü koşullarda darbe istemiyor ve Başbuğ Paşa’nın kurmayı da aynı görüşte” şeklinde tarif ettikleri konjonktürel durumdan güç alarak konuşuyorlar. ABD’nin uluslararası ve bölgesel politikalarıyla uyumlu olmanın sağladığı güç ve avantajı kullanıyor. “Asker vesayetine karşı cengaver atakları”nın; ABD’nin dolaysız dahliyle; onun ordu üzerindeki ve içindeki varlığıyla ve enformasyon silahı olarak kullandığı “sivil” araçlarıyla (basın vs.) beslendiğini görmeyenler ve bu durumun da geçici ve şarta bağlı olduğunu; sivil ya da askeri darbeleri gerekli ya da gereksiz kılanın burjuva çıkarları ve güç ilişkileri olduğunu unutanlar, aptallık ölçüsünde gerçeklere göz kapamış olacaklardır.
“Askeri darbelere ve asker vesayetine karşı” sözüm ona demokrasi mücadelesi verdiğini söyleyen hükümet, 12 Eylül askeri cuntasının Anayasal düzenini, oluşturduğu siyasal-hukuksal sistemini reddediyor mu; hayır! O “rejim”(!)in yasa ve tüzüklerini, siyasal partiler ve seçim yasalarını gayrimeşru sayıyor mu; hayır! O askeri vesayet ve dikta sisteminin düzenlemelerinden alınan güç ile işlenen cinayet, işkence ve katliamların soruşturulması talebine olumlu bir yanıt veriyor mu; hayır!
Öyleyse, bu ne biçim demokratikleşmedir, nasıl bir demokrasi anlayışıdır?
AKP ve hükümetinin sözünü ettiği ve yardakçılarının destek verdikleri “Anayasa değişikliği”, örneğin söz-basın ve örgütlenme özgürlüğünü, Kürtlerin ulusal hak eşitliği taleplerinin karşılanmasını, devletin dini inançlardan elini çekmesi ve Diyanet İşleri Başkanlığı gibi “devlet dini örgütleri”nin ortadan kaldırılmasını, özel kuvvetler, korucular, JİTEM gibi militarist ve halka karşı şiddet örgütlerinin dağıtılması ve suç işleyenlerden hesap sorulmasını içermiyor. Emekçilerin tüm hak ve özgürlüklerinin temel alınacağı demokratik bir anayasa ihtiyacı ve talebine hükümet ve partisinin kulakları ve gözleri kapalıdır. Bu yöndeki mücadeleye karşı zor güçlerini tetikte tutmayı bir an olsun ihmal etmiyor.
Öyleyse, bu sözüm ona demokratikleşme çatışması demokrasiye ilişkin değildir. Bu çatışmadan demokrasi doğmaz. Devlet güçleri arasında yaşanan gerginlik ve çatışmaları, “Demokrasi ile diktatörlük; milli irade ile askeri vesayet arasındaki çatışma” olarak gösterenler, halk kitlelerini bu çatışmanın bir tarafına yedekleme çabalarının yanı sıra, devletin sermaye karakterini örtbas ediyor, hakim sınıflar ve temsilcilerini çatışmasız bütün olarak da sunuyor; bir sistemin demokratik olmasının halk kitlelerinin siyasal-sosyal ve iktisadi taleplerinin karışlanmasıyla bağdaşır olmasına bağlı olduğu gerçeği ve kıstasını gizlemeye çalışıyorlar. AKP’nin ülkenin demokratikleşmesi için çaba gösterdiğini söyleyenlerin itina ile üstünü örttükleri ve görmezden gelinmesini istedikleri, onun izlediği politikaların işçi sınıfı ve ezilen tüm halk kesimlerinin talep ve haklarıyla zıtlığıdır.
“Yaşananların demokratik bir gelişmeye işaret ettiği” söylemi bir çarpıtmadır. AKP, “demokratikleşme” adına TRT, RTÜK, YÖK, YSK gibi kurumsal güç ve otorite kullanıcı aygıtları ele geçirdi. Bu yolda ilerlemek, Anayasa Mahkemesi, HSYK üzerinde de otorite olacağı bir sistem oluşturmak istiyor. Gündeme getirdiği “Yargı reformu ve Anayasa değişikliği ihtiyacı” bu hedefle bağlıdır. Başbakan ve “adamları”, “Yargı bağımsızlığı”nı AKP ve hükümetine ve Fethullahçılığa güç veren yargı kararlarıyla bir tutuyor. Hükümet politikalarıyla Fethulahçı cemaatlerin ve ABD başta olmak üzere emperyalistlerin çıkarlarına aykırı düşen kararlar söz konusu olduğunda ise, “yargı tahakkümü”, “yargı diktası” üzerine söylevler yoğunluk kazanıyor.
HAKİM SINIF GÜÇLERİ ARASINDAKİ
ÇATIŞMA DEMOKRASİ AMAÇLI DEĞİLDİR
Taraflarını çeşitli sermaye kesimlerinin ve onların besleme liberal savunucularının oluşturduğu “Değişim”, “statüko” ve “demokratikleşme” üzerine güncel/aktüel tartışma hakim sınıflar ve kurumları arasındaki otorite savaşına bağlanmıştır. Bu tartışma, sistem ve kurumlarının ilişkileri sınırlarında yürütülmekte, işçi ve emekçilerin talep ve çıkarları dışlanarak sürdürülmektedir. Tümü de kapitalizmin kurumları/güçleri içinde yer alan sivil - askeri kesimlerin bir bölümünü “statükocu”; diğerlerini “demokrasi taraftarı” göstererek, halkı sistem yararına aldanmaya sürükleme özelliği taşımaktadır.
Bu bir tuzaktır. Panzehiri ise, siyasal demokrasiye en fazla ihtiyacı olan işçi sınıfının, kent ve kır emekçilerinin; tüm ezilen, sömürülen ve baskı altında tutulan kesimlerin, burjuvazinin tüm bu kuvvetlerine karşı, ve onlar arasındaki çatışmalardan da yararlanmasını başaracak şekilde, bir emekçi hattında birleşmeleridir.
“Su” evet, eğer beslendiği kaynaklar varsa, kaçınılmazlıkla “akarını bulacak”tır! Başbakan ve devşirilmiş sistem avukatlarının da uykusunu kaçıracak şekilde bir halk “akarı”nın er-geç gerçekleşeceğinden, elbette kuşku duymamak gerekir. Burjuva sistemini, onun halk üzerinde bir egemenlik cenderesi ve aygıtı olarak işleyen makinesi(devlet)ni, temel işlevi ve karakterini gizleyerek, halka şirin göstermeye çalışanlar burjuva çanak yalayıcıları ve halkın düşmanları olarak anılmaya devam edeceklerdir. Demokrasiden söz edenlere, nasıl bir demokrasi, kim için demokrasi soruları sorulmaya devam edilecektir. Buradan oluşturulmayan her yanıt, aldatıcı ve saptırıcı olacaktır!
A. Cihan Soylu
ÖNCEKİ HABER

‘Zorunlu Göç Eylem Planı’ antidemokratiktir

SONRAKİ HABER

İngiltere'de bir tırda 1'i çocuk 39 kişinin cesedi bulundu

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa