05 Mart 2010 00:00

Ses uyumsuzluğu

Az çok bir gerilim sineması külliyatımız oluşmaya başladı. Daha çok, her yönetmenin bir gerilim filmi çekmesi sayesinde.

Paylaş

Az çok bir gerilim sineması külliyatımız oluşmaya başladı. Daha çok, her yönetmenin bir gerilim filmi çekmesi sayesinde. Bu kez de Ümit Ünal’ın psikolojik gerilim filmi Ses sinemalarda.
Ümit Ünal, daha birkaç ay önce Kaptan Feza ile seyirci karşısındaydı, Gölgesizler’in üstünden de henüz bir yıl geçti. Yani üretken bir yönetmen ama hâlâ 1986 tarihli Teyzem’in senaryosuyla ve 2002’de yönettiği ilk film 9 ile hafızalarda, gönüllerde. Son filmi Ses’in özelliği, ilk kez senaryosunu kendi yazmadığı bir filmi yönetmesi.
İlk filmleriyle sevdiğimiz, başarılı bulduğumuz bir yönetmen diye, hayal kırıklığı yaratan filmlerine karşı sessiz kalmak olmaz.
PARDON DA, NEDEN?
Oyuncularının ve biraz da konusunun sayesinde medyatik olan Ses’in konusu, tahmin edileceği gibi: Bir kadın bir ses duymaya başlar ve olaylar gelişir.
En son söyleyeceğimizi başta söyleyelim de, uzamasın. Bir tek soru var. Neden? Filmin neredeyse her sahnesine, kurduğu her bağlantıya bu sorulabilir ve ne yazık ki, yanıt almak mümkün değil.
Derya, otuz yaşlarında bir genç kadın. Neredeyse hiç sosyal hayatı olmayan, hayat dolu, konuşkan, bir kadın dışında hiç arkadaşı olmayan, sessiz, sakin, güzel bir kadın. Sevgilisi de yok, bunun, gördüğü kabusları ve korkularını erkeklere anlatmasıyla ilgili olduğunu öğreniyoruz, o tek arkadaştan. Sonra birden bir ses duymaya başlıyor. Neden yalnız biri olduğu da belli değildi, sesin neden birden ortaya çıktığı hiç belli değil. Ses onu bir yerlere yönlendiriyor. Önce bir fotoğrafçıya, sonra ıssız bir sokağa ve oradaki süt anneye, sonra da işyerindeki patronu ve aile dostlarının oğlu Onur’a. Onu hiç rahat bırakmıyor ve bu arada sinirlerini de bozuyor. Neyse ki google var, “Gaipten sesler duymak” diye bir araştırma yapıyor, sonucunda bazı insanların o sesleri duyduğunu, başka kimsenin ona yardımcı olamayacağını öğreniyor. (Ama finalde bu teoriyle pek örtüşen bir şey çıkmayacak.)
Açık etmeden söylemek gerekirse, birtakım sırlar olduğu ve bu sesin yönlendirmelerinin o sırrın açığa çıkmasına yardımcı olduğu ortaya çıkıyor.
Hikayenin bütünü için açıklanmayan bir nedensellik problemi var. Bu kadına neden bir sesin musallat olduğuna dair kendince bir yanıt var ama örneğin neden o kadar beklediğini anlamak mümkün değil.
SES GETİRİRSE...
Hadi diyelim, psikolojik gerilim filmini o kadar da neden diye sormadan izlemek gerek. Ama başka sorular da cevapsız. Mesela o abi, bütün olaylar sırasında nerede olduğu belli olmayan, neye yaradığı anlaşılmayan abinin gizemi!
Hele de o sır var ya o sır, hem bu yaşına kadar kuşkulanmamış olması bir tuhaf, hem de onu açığa çıkarmak için bütün İstanbul’un eski fotoğraf karelerini dolaşmaya gerek yok ki! Öğrenilmesi dünyanın en kolay şeyi!
Ses uyumsuzluğu işte bunlardan ileri geliyor.
Bütün bu kusurlarıyla birlikte, yine de bu hikayenin meraklıları için, son kısımları sayılmazsa sarkıtmadan anlatmayı başarmış. Ses yönetimi herhalde filmin en iyi yanı, haliyle. Selma Ergeç de şaşırtıcı derecede rolüne uygun bir oyuncu olmuş. Mehmet Günsür karakteriyle ilgili sorun, oyunculuktan çok, kararsızlık ve geçişler konusunda yeterince üstüne düşünülmemiş olmasından kaynaklanıyor olsa gerek.
Yani Ses, psikolojik gerilim filmi türü içinde başarısız bir örnek sayılmamalı herhalde. Bu ses getirmeye yeterse, eyvallah.


Ses
Yönetmen: Ümit Ünal
Senaryo: Uygar Şirin
Oyuncular: Selma Ergeç, Mehmet Günsür, Işık Yenersu, Eylem Yıldız

BUNLAR DA VAR

VAMPİR İMPARATORLUĞU
Sinemanın çok sevdiği türlerden vampirler, hep üst sınıfların adamıydılar. Dracula konttu, Alacaranlık’takiler, diğerleri çok zengindi. Genelde de nasıl zengin olduğu belli olmayan zenginlerdi. Ama azınlıkta, kaçak göçek yaşayan bir tür olarak anlatıldı hep. Vampir İmparatorluğu, vampirleri buradan kurtaran film. Madem bu adamlar üst sınıfın adamı, neden iktidara gelmesinler, diye sormuşlar. Olmaz olur mu, olur. Ama işte, onların çoğunlukta, insanların azınlıkta olması, işin dengesini altüst ediyor haliyle. Burada da sorun, vampirler için beslenecek kanın neredeyse hiç kalmaması. Her modern vampir hikayesindeki gibi insan kanıyla beslenmeyi reddeden vampir de var. Kan doktoru kendisi. Vampirlerden saklanan bir grup insan yok olmamanın çaresini aramaya başlıyor. Tabii vampirler de neyle besleneceklerinin çaresini arıyor.
Film için kurdukları dünya başarılı, bunu teslim etmeli. Ethan Hawke’a vampirlik, direnişçi insan tarafının delisi rolünün Willem Dafoe’ya yakıştığından daha çok yakışmış. Ama bu, bir şeylerin eksik olduğu duygusundan kurtulmaya yetmiyor. Sonunda da, ne demiş oluyor şimdi, ölümlü olsa da insanın insan olarak kalmasında fayda olduğunu mu?
(“Daybreakers” Yönetmenler: Michael Spierig, Peter Spierig)

EŞREF PAŞALILAR
Bir mahalle filmi. Daha çok, medyatik ifadeyle mahalle baskısını çağrıştırıyor.
Eşrefpaşa’da değil, İzmir’in o mahallesinden göç edilmiş İstanbul’da isimsiz bir mahallede geçen film. Adı gibi, çağrıştırdıklarıyla, iddia ettikleriyle ilgisi yok. Mahallede raconu kuvvetli kahveci dayı, nedense yeni gelen imama önce kötü davranıyor. Sonra araları iyi oluyor. İmam, tüm sakinliğiyle mahalleliyi yola getirmeye çalışıyor. Bu sırada hapisten çıkan kabadayı Nusret de başta yanlış adamlara bulaştığı için mahallesine yamuk yapıyor. Kahvecinin ve Nusret’in kadın meseleleri de var, ama onlar işin teferruatı. Neyse ki imam var, adım adım mahallenin camisinin ihtiyaçları halledilirken, işler de yoluna konuyor.
Sonuç, Kurtlar Vadisi’nin apolitize edilmiş, dini mesajı güçlendirilmiş hali gibi bir şey. Aslında bir tiyatro oyunuyken birçok kişi tarafından izlenmiş Eşrefpaşalılar, çoğu yenilenen ekibiyle sinemaya uyarlanmış. Mahalle kavramının içindeki racon sevgisini alıp, onu dini teşkilatlanmaya dönüştürmeyi amaçlayan bir gidişatı var. Bir derdi, bir meselesi olan bir film olduğu için, bunu az çok derli toplu anlatabiliyor. Ama mantıkla pek ilgilenmediğinden çok açık veriyor. Şiddetle ilgisi olmadığını iddia ederken kulak kesilmesi gibi.
Yönetmen: Hüdaverdi Yavuz

ÜÇ BOYUTLU BİR DİYAR

Çok bilinen ve yorumlanan bir eseri yeniden yorumlamak zor tabii. Kendine özgü masalsı bir dünya yaratmayı her seferinde başaran Yönetmen Tim Burton’un elindeki Alis Harikalar Diyarında’nın sorunu da bu.
Alis’in Harikalar Diyarındaki ilk macerasının üstünden yıllar geçmiş ve 19 yaşındaki Alis’in yolu bir kez daha o diyara düşmüş. Şapkacı (Johnny Depp), Beyaz Tavşan, Sırıtan Kedi, Beyaz Kraliçe (Anne Hathaway), Kırmızı Kraliçe (Helena Bonham Carter), hepsi bu kez üç boyutlu ve Türkçe dublajlı olarak Alis’in karşısına ve bizim karşımıza çıkıyor. Sonunda da Alis, Kırmızı Kraliçe’nin korkulu iktidarına son vermenin kavgasına giriyor.
Lewis Carroll’un 19. yüzyıl İngiltere’sinde yazdığı orijinal kitap, çocuk kitabı olarak biliniyor, doğru. Ama onu bir klasik haline getiren, Meslekten Matematikçi Carroll’un Victoria dönemi İngiltere’sine dair hicvi ve kitabını matematik ve mantık unsurlarıyla zenginleştirmesiydi. Sadece uyarlamalarını izlemek yerine kitabın kendisini okuyan okurların bunu fark etmemiş olması zor. Hadi döneme dair göndermeleri, kupa kraliçesinin, iskambil kartlarının ya da kedinin neyi simgelediğini anlamak bir mesele ama diyaloglarının insanı düşündüren yanından da kaçılmıyor.
Tim Burton hiç işin o kısmında değil, bu da Alis’i rengarenk bir masal evrenine çevirmekle yetinmesini sağlamış. Ama ortaya çıkan sonuç, çocuklar için olamayacak kadar uçuk, büyükler için olamayacak kadar içi boş. Görselliği, belki Avatar’dan bile daha güzel sayılabilir. Kiminin favorisi Johnny Depp’tir, ben Helena Bonham Carter’a dikkatinizi çekerim. Gelin görün ki, hikayenin zayıflığı karşısında üç boyut gözlüğüne sarılmak da bir yere kadar.
Alis Harikalar Diyarında
Orijinal adı: Alice In Wonderland
Yönetmen: Tim Burton
Oyuncular: Mia Wasikowska, Johnny Depp, Anne Hathaway, Helena Bonham Carter
Çağdaş Günerbüyük
ÖNCEKİ HABER

Altyazı Harikalar Diyarında

SONRAKİ HABER

Sakarya'da ırkçı saldırı: Tarım işçisi Şirin Tosun kafasından vuruldu

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa