05 Mart 2010 00:00

Çağı geçmekte olan bir kültürün kaçınılmaz savruluşları

Geçtiğimiz günlerde gazetelerin ilk sayfalarında üniversite bileşenlerinin, dahası gören duyan herkesin dikkatini çeken bir haber yer aldı.

Paylaş

Geçtiğimiz günlerde gazetelerin ilk sayfalarında üniversite bileşenlerinin, dahası gören duyan herkesin dikkatini çeken bir haber yer aldı. Haberde ABD’deki Alabama Üniversitesi’nin akademik kadrosuna alınmayan Prof. Amy Bishop’un tabancasıyla 3 öğretim görevlisini öldürdüğü, 2’si ağır 3 kişiyi de yaraladığı ifade ediliyordu. Haberde “Harvard mezunu bir biyoloji profesörü olan Amy Bishop (42), Alabama Üniversitesi’nin Huntsville Kampüsü’ndeki personel toplantısında üniversite kadrosuna alınmadığını öğrenince silahını çıkarıp, toplantıdakileri yaylım ateşine tuttu. Polise teslim olmasının ardından ‘O gerçekleşmedi. Onlar hâlâ yaşıyor’ diye bağırdığı duyulan Amy Bishop, suçlu bulunması durumunda idam cezasına çarptırılabilir” denildi.
Olay, bir bakıma Amerikan menşeli üçüncü sayfa haberi olarak değerlendirilebilir. Ekranlarda dönem dönem ABD’de yaşanan heyecanlı bir hırsızlık serüveni, öğrencilerin okulda dehşet saçışı vb. haberi görüyoruz. Son olay da bu kapsamda psikolojik sorunları olan bir akademisyenin şuursuz saldırısı olarak nitelenmekte yahut yükselen sinir katsayısıyla profesörün bir anlık kendini kaybetmesi olarak yorumlanmaktadır.
İnsana dair her davranışın, dolayısıyla her saldırının elbette psikolojik ve bireysel sebepleri vardır. Davranışı yönlendiren bilinçsel süreçler işlemek yahut işlememek suretiyle yaşam bulur. Ancak bu davranışın ve konumuz gereği vahşi saldırının psişik nedenler dışında doğrudan veya dolaylı neden ve etkenlerinin olmadığı anlamına gelmez. Zaten, bu tip olayların genel olarak ABD’de gerçekleşmesi, yüksek derecede eğitim almış, akademik mevki olarak “profesör” düzeyine gelmiş birisinin habere konu olan saldırıyı gerçekleştirmesi bazı toplumsal nedenleri de herhangi bir “kötü niyet” zorlaması olmadan gündeme getirmektedir. Hatırlatalım; cinayetin gerekçesi, akademik kadro gibi “Önemsiz bir mesele”, “Bu sene olmazsa seneye olur” denilebilecek bir konu.
Benzerleri gibi son olayın da ABD’de olması şaşırtıcı değil. ABD, seri katil filmlerinin, olağanüstü soygun hikayelerinin, iyilerin-kötülerin, yaratıkların ve süper kahramanların mekanı. Sinemada uç biçimlere bürünen, bilim kurgu ve bazen de absürt noktalara varan tasarımın, gerçek yaşamdaki kökleri daha reel ama yine de aynı uçları içinde barındırmakta.
İkinci Dünya Savaşı sonrasına Amerikan kültürü, kendisi gibi bir “soğuk savaş” argümanı olan “totaliter rejimlere” karşı özgürlüğü ifade ediyordu. Bireyi temel alıyor, bireyin önünü açıyor, her isteyene zengin olması için çeşitli olanaklar sunuyordu. Özgürlük aynı zamanda fırsatlar özgürlüğüydü, bu fırsatları değerlendirmek de yine kişiye kalmıştı. 1970’li yıllarda patlak veren kriz, sonrasında uygulanan neoliberal politikalarla bu “özgürleşme” süreci daha da hız kazandı.
“Amerika keşfedilip göçlerin başlamasıyla birlikte umut ve hayallerin gerçeğe dönüştüğü sihirli bir ülke oldu hep.” Amerikan kültürü, fırsatlar dünyası propagandasıyla rekabette öne geçebilene özgür ve kaygısız bir yaşam vaat ediyordu. Buna sahip olabilmek için insanlar daha doğumlarından itibaren başlayan bir yarış içindeydiler. Küçük yaşta yediklerinden, ilköğretimde hangi okula gittiklerine, sınavlarda daha çok not almaktan işyerinde daha fazla iş yapmaya kadar her ‘başarı’ yarışta zafer ipini göğüsleyebilmek için atılmış bir adımdı. Hayallerinin gerçek olmasını isteyen Amerikan vatandaşının özgürlükler ülkesinde yapması gereken tek şey, oyunu kurallarına göre oynamak, yanındakinin eksikliklerini yakalamak ve makul ölçüleri aşan hatalar yapmamaktı. Bunca çabanın sonucunda fırsatlar zenginliğe dönüşebilirdi.
İşte bu olanaksızlığın olanağı Amerikan vatandaşı için her şeyi rekabetin, bireysel kurtuluşun girdabına sürüklemişti. Bu girdabın içinden çıkabilmekse pek kolay olmuyor; milyonlarla başlayan büyük yarış tekellerin kasalarını doldururken bitmek bilmiyor. Bu yarışı ve bireysel kurtuluşu kutsayan ama asla gerçekleştirmeyen liberal ütopyanın beşiği olan Amerika gerçeği ise, insanın beynini surlarla çeviren darlığına rağmen ütopyasını “Gitmesek de görmesek de, o köy bizim köyümüzdür” senfonisinden kurtaramıyor. 1990’lardan sonra başlayan, küreselleşme adı altında dünya halklarının kazanılmış haklarının gasp edildiği süreçle birlikte uzakta olduğu söylenegelen köyün aslında var olmadığı, hiçbir zaman da var olamayacağı daha açık bir şekilde ortaya çıkıyor. Liberalizm kendi beşiğinde bile söylediklerinin küçük bir kısmını, ütopyasının “ü”sünü yaşama geçiremiyor. Artık, ütopyayı; bilimsel olmayanını dahi “realite” toprağına gömüyordu.
Her toplumsal yapı kendi kültürünü yaratmakla birlikte; kültürel yaşamın da nispeten bağımsız ve etkin bir işleyişi vardır. Kapitalist kültürel kuşatma içinde yaşayan, medya, okul, devlet tarafından sürekli olarak bireyci/kapitalist kültürel dayatmalarla karşı karşıya kalan bireylerin, mevcut sınırları zorlayarak “beklenmeyen” ancak kaçınılmaz olan bazı uç noktalara savrulmasının sürpriz olarak değerlendirilmemesi gerekir.
Prof. Amy Bishop’un kadro açılmadığı için üzülmesi elbette doğaldır. Biyoloji alanında uzman bir profesörün, uygun bir çalışma ortamı ve kolektif bir çaba içinde bilime ve topluma önemli katkılar sunacağı açıktır. Akademisyenlerin böyle bir çalışma ortamına sahip olmadığı bilinmekle beraber; olayı eğitimin piyasaya açılması ve esnek çalışmayla açıklamak yeterli olmayacaktır. Eğitim alanındaki sorunları da kapsamak üzere; bahsi geçen saldırı içersinde, tam da bu rekabet girdabına kapılmış, meslektaşlarına düşman, paraya hayran, topluma yabancılaşmış; kendi istek ve hedefleri dışında hiçbir şeyi düşünmeyen bir kültürel ortamın ayak izlerini bulmak mümkün.
Her şeyi ticarileştiren, toplumsal olanı “suç”, “bireysel” olanı yüce addeden bir toplumsal kültürün, neoliberal dayatmaların ve “normalleşmenin”, ABD vatandaşlarına ve dünya halklarına önerdiği de karşısındaki ezmek, yenmek, her ne koşulda olursa olsun alt etmek olunca, bir de kurtuluşu buna bağlayınca; kapitalistlerin Prof. Amy Bishop’ın vahşi saldırısını şaşkınlıkla izlemesi “Şaşı bak şaşır” lakırdısından öte bir şey değildir. Zaten kendi kültürlerinin yarattığı ucubelere ve kurbanlarına timsah gözyaşları dökmekten başka bir şey yapmaya da ne niyetleri ne de mecalleri vardır.
M. ARİF KOŞAR Mühendis
ÖNCEKİ HABER

TEKEL işçisi kazanırsa, herkes kazanacak!

SONRAKİ HABER

Malatya'da “103 Korkmaz Barış Elçilerimizi Anıyoruz” şiarıyla bir araya gelindi

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa