100 yıl önceki sorunlar, yeni talepler

100 yıl önceki sorunlar, yeni talepler

8 Mart’ın önerilişinin 100. yılını kutladığımız şu günlerde, Almanya’da emekçilerin ve elbette kadınların...


8 Mart’ın önerilişinin 100. yılını kutladığımız şu günlerde, Almanya’da emekçilerin ve elbette kadınların gündeminde çok önemli konular var. Bunların başında, bir taraftan krizin faturasının bir bütün olarak emekçilere ödettirilmek istenmesi, Federal Hükümet’in yürürlüğe koymayı planladığı emeklilik, sağlık ve çocuk bakım parasına ilişkin uygulamalar gelirken, diğer taraftan iş piyasasının ihtiyaçlarına göre yeniden şekillendirilmek istenen geleneksel kadın ve annelik rolleri ve buna bağlı olarak kadının hem toplumsal hem de çalışma yaşamındaki yerinin sorgulanması yer alıyor.
Kadınlar öfkeli. Elde ettikleri çok önemli kazanımlara karşın 250 yıldır uğruna mücadele ettikleri eşitlik, daha iyi yaşam ve çalışma koşulları talebini 21. yüzyılda hâlâ kimi yönleriyle tartışıyor olmaya; kazanımlarının gasp edilmesine ve kadınlık, annelik rollerinin her dönem sermayenin ihtiyaçlarına göre yeniden ele alınmasına öfkeliler.
YENİ DEĞİL
Aslına bakılırsa son yıllarda gelir dağılımındaki eşitsizliğin giderek büyümesi, sermayenin vergilerinin azaltılması, buna karşılık ücretlerin düşürülmesi ve ücretler üzerindeki vergilerin artırılması, kamu alanına; dolayısıyla eğitim, sağlık gibi en temel alanlara ayrılan bütçelerin azaltılması gibi girişimler, başta kadınlar olmak üzere toplumun en zayıf kesimlerini etkiledi.
Kadınlar, bir taraftan gelirlerindeki azalmayı kapatabilmek, ihtiyaçlarını karşılayabilmek için ev içinde daha fazla çalışırken, hem de iş pazarında daha düşük ücretle çalışmaya başladı. Kadınlar, artan oranlarda çalışma yaşamının içinde yer aldı almasına da, gelirleri ve güvenceli tam gün işlerde çalışma oranları daha da azaldı. Araştırma ve istatistikler de bu durumu doğruluyor.
Almanya’da özellikle 2001 yılından beri kadınların çalışma yaşamına katılımında artış var. İlk bakışta kadın istihdamının artması olumlu gibi görülse de, tabloya yakından bakıldığında kadınların ortalama çalışma sürelerinin kısalarak haftada 30.2 saate düştüğü görülüyor. Bu da giderek artan sayıda kadının, kısa süreli işlerde çalışmak zorunda kaldığını gösteriyor.
Öte yandan, kadınların düşük ücret alması yalnızca kısa süreli işlerde çalışmalarından kaynaklanmıyor. Kadınlar, tam gün çalışmaları durumunda da düşük ücret alıyorlar.
1999-2005 yıllarını kapsayan bir araştırma, tam gün çalışanların sadece yüzde 35’inin kadın olmasına karşın, tam gün çalışmalarına rağmen düşük ücret alanların yüzde 60’ını kadınların oluşturduğunu ortaya koyuyor.
Verilerin, emekçilerin ve dolayısıyla kadınların aleyhine seyrettiği bir dönemde patlak veren krizle birlikte, genel işsizliğin artması ve giderek düşen ücretler, bu tabloyu daha da kötüleştirdi. Bu ortamda kadınlar, düşük ücretli de olsa giderek artan bir oranda çalışma yaşamına katılma ve hanenin asıl geçimi sağlama rolünü üstlenmek zorunda kaldı. Ne var ki bu durum, geleneksel rollerinin değişimini beraberinde getirmedi.
BİR ŞEY YAPMALI
Bu yıl 8 Mart’ı, kadınların ayrımcılık ve eşitsizliğin mağduru olduğu; krizin etkisinin giderek daha fazla hissedildiği bir dönemde kutlayacağız. Kadınlar kutlamalarda eşitsizliğe, yoksulluğa, işsizliğe ve krize karşı, hak ve taleplerini savunmada kararlı olduklarını dile getirecek ve daha iyi çalışma koşulları, eşit haklar, eşit işe eşit ücret ve sosyal güvence talep edecek.
8 Mart’ın Dünya Emekçi Kadınlar Günü olarak önerilişinin 100. yılında, oy hakkının sağlanması, çalışma saatlerinin düşürülmesi, kreş ve benzeri haklar için mücadele eden kadınlardan öğrenerek, yerli ve göçmen emekçilerle birlikte taleplerimiz için birleştiğimizde, karşı karşıya kaldığımız sorunların üstesinden gelebiliriz. Bütün bu sorunlara karşı hem 8 Mart kutlamalarına hem de krize karşı 20 Mart’ta düzenlenecek eylemlere, kadınların güçlü katılımını sağlamak; taleplerimizi savunmanın, kazanımlarımızın gaspına ‘dur’ demenin ilk adımı olacaktır.
Ayrımcılığa, eşitsizliğe ve yoksulluğa karşı, tıpkı TEKEL işçilerinin, etkisi yalnızca Türkiye’yle sınırlı kalmayan; taleplerimiz için mücadele etmekten başka bir şansımız olmadığını gösteren direnişlerinde sıkça dile getirdikleri gibi, “artık bir şey yapmalı”!
(Köln/EVRENSEL)

HEM DIŞARIDA HEM EVDE ÇALIŞMAK

Geçtiğimiz aylarda gerçekleşen DGB Kadın Konferansı’na sunulan ve tartışmaya açılan ‘Aileyi kim besliyor?” araştırmasını yürüten Ekonomik ve Sosyal Bilimler Enstitüsü’nden (WSI) Christina Klenner, “Krizle birlikte endüstride çalışan erkekler arasında işsizliğin artması, kadınların aileyi besleyenler konumuna gelme eğilimini güçlendirecek” diyor.
En son 2007 yılında derlenen rakamlara göre çiftlerin yaşadığı hanelerin yüzde 14.1’inde gelirin yüzde 60’ından fazlası kadınlar tarafından elde ediliyor. Doğuda çiftlerin yaşadığı hanelerin yüzde 18.6’sında kadınlar daha fazla geliri eve getirirken, batıda bu oran sadece yüzde 13.1 dolayında. En az bir kadının olduğu bütün hanelere bakıldığında ise asıl kazancı sağlayanların kadın olduğu hanelerin oranı yüzde 34. Tabii bunların yüzde 16’sı tek başına yaşayan, yüzde 8’i de tek başına çocuk yetiştiren kadınlar.
Son 15 yıl içinde bu gelişme hızlandı: Batıda çiftlerin yaşadığı hanelerde aileyi geçindiren kadınların oranı 1991’de yüzde 6.3’ten 2006’da yüzde 9.5’e çıktı. Aynı süre zarfında doğuda yüzde 10.4 olan oran, yüzde 13.17’ye çıktı.
Trendin böyle olması, kadınların daha fazla kariyer yaptıkları veya erkeklerin gönüllü olarak daha fazla aile ve ev işleriyle ilgilendikleri anlamına gelmiyor. Klenner, genelde kadınların, yaptıkları işe ek olarak çocuklara da bakmak zorunda kaldıklarını söylüyor. Part-time işlerin fazla olmasının bir nedeni de bu. Ev geçindiren kadınlar arasında akademisyenlerin genel ortalamanın üzerinde olmasına karşın, çoğunluk düşük-orta arası bir gelire sahip.
DGB araştırmasının ortaya koyduğu ve tartışılması gereken önemli sonuçlar var.
Giderek artan sayıda yetişkin, çocuklarını tek başına yetiştiriyor ve giderek daha fazla insan, iki kişinin çalıştığı veya tek kişilik hanelerde yaşıyor.
Çalışan kadınların sayısı sürekli artıyor. Kadınlar şimdiye kadar görülmemiş düzeyde iyi eğitimli. Birçoğu bu nedenle yaşamlarını kendi başlarına sağlayabilecek durumda ve bunu istiyor. Buna bağlı olarak aile gelirinde kadınların kazandıkları pay sürekli yükseliyor.
Erkekler için ise geleneksel, tek başına aile geçindiren rollerini yerine getirmek giderek zorlaşıyor. Güvencesiz iş ilişkileri ve giderek genişleyen düşük ücret sektörü, erkeklerin de ücretlerine olumsuz olarak yansıyor. Ekonomik kriz bu gelişmeyi kızıştırıyor.
Avrupa sosyal politikası, bugün tek başına aile geçindiren erkek rolüne veda ediyor. Birçok Avrupa ülkesi artık, “adult-worker-model” (yetişkin-çalışanlar-modeli) denilen ve çalışan her yetişkinin kendi geçimini sağlamaktan sorumlu olduğu modele yöneliyor. Almanya’da da bu sosyal politik tutuma yönelimin ilk belirtileri görülüyor.
Doğumların gerilemesi, meslek ve ailenin uyumluluğu, tam gün bakım olanaklarının eksikliği ve tek başına çocuk yetiştiren anneler ve meslekte eşitlik tartışmaları devam ediyor. Ancak bu değişimlere karşın çalışma dünyasında kadınlar lehine ilerleme neredeyse yok. Kadınlar meslek yaşamlarında henüz eşit konumda değiller. Kadınlar ortalama olarak erkeklerden dörtte bir daha az kazanıyor. Düşük ücretlilerin dörtte üçünü oluşturan kadınlar, aynı zamanda iş güvencesi olmayan işlerde de yüksek orandalar.
Kadınlar, yarı zamanlı (part-time) işlerde çalışanların yüzde 80’ini oluşturuyor. Bu ise Almanya’da çalışan her iki kadından birinin, isteği dışında tam gün çalışamadığı anlamına geliyor. Kadınlar, yönetici pozisyonlarda yok denecek kadar azlar. Sosyal politik ve yapısal çerçeve bu gerici durumu güçlendiriyor.
Almanya’da hâlâ anne ve babalar için aile ve mesleği bir arada sürdürmek çok zor, çünkü hâlâ tam gün çocuk bakım yeri çok az. Almanya’da 3 yaşından küçük her 10 çocuktan sadece biri kreşe gidebiliyor ve Almanya’da milli gelirin yalnızca yüzde 0.4’ü çocuk bakımına ayrılıyor.
Araştırma sonuçları bir gerçeği daha ortaya koyuyor: İş piyasasında kadınların maruz kaldığı eşitsizlik, sadece kendilerini etkilemiyor. Aileleri, eşleri ve çocukları da bu eşitsizliğin etkilerini hissediyor.
Araştırma sonuçları, kadınların geleneksel rollerinde değişimler olmadığını da ortaya koyarken, bu rolleri pekiştirecek yeni düzenlemelere gidiliyor. Hükümet, 2013’ten itibaren, çocuk bakımı için devletin sunduğu imkanlardan yararlanma hakkını kullanmayan ailelere 150 avro bakım parası ödemeyi planlıyor. Tam da böyle bir dönemde gündeme getirilen çocuk bakımı parası önerisi, birçok yönüyle eleştiriliyor.
Eleştirilmesi gerekenlerin başında eğitim konusundaki sorumluluğun ailelere yıkılması geliyor. Üstelik böyle bir durumun, okul başlangıcında eğitim düzeyinde farklılıklara yol açması da kaçınılmaz. Çocuk bakımı parası ile birçok çocuğun aile eğitiminin dışında ek bir eğitim alma şansı elinden alınacak ve özellikle yoksul çocuklar yetersiz donanımla okula başlamak zorunda kalacaklar.
Uygulama; kadın örgütleri, sendikalar ve birçok kurum tarafından protesto ediliyor. Bu yıl 8 Mart kutlamalarında ve toplantılarında öne çıkan konulardan biri de bu olacak ve kadınlar, ‘bakım parasına hayır’ diyerek, her çocuk için kreş ve anaokulu talebini dile getirecekler.
Pelin Şener
www.evrensel.net