TEKEL işçisi yalnız bırakılamaz

TEKEL işçisi yalnız bırakılamaz

TEKEL işçilerinin mücadelesi kritik bir noktaya geldi. Dört konfederasyon başkanının aldığı kararlar TEKEL işçilerinin ve emekçilerin beklentilerinin çok gerisinde kalmıştı.


TEKEL işçilerinin mücadelesi kritik bir noktaya geldi. Dört konfederasyon başkanının aldığı kararlar TEKEL işçilerinin ve emekçilerin beklentilerinin çok gerisinde kalmıştı. Birçok emekçi bu kararların süreci kurtarmaya yönelik olduğunu düşünmüştü. Gerçekten de kararların öyle bir görüntüsü vardı. Danıştay’ın 4-c ile ilgili aldığı son karar, gelecek sürecin ve 26 Mayıs’ta yapılacak olan hizmet üretmeme eyleminin önemini artırdı. Şimdi sınıftan yana sendikacılara, işçilere, emekçilere, gençlere, işsizlere daha çok görev düşüyor. Bu görevlerin başında mücadeleyi alttan, yerellerden örmek, yaygınlaştırmak, sonra da bunları birleştirip mücadeleyi ortaklaştırmak geliyor. Kolay bir iş değil bu, biliyoruz. Ancak hareket bir defa başlamaya görsün önünde hiçbir engel duramaz. Bunun için bir an önce işyerlerinde, sendika şubelerinde, mahallelerde, ilçelerde, illerde yerel birlikleri oluşturmak gerekiyor. Buralarda alınan kararları konfederasyon merkezlerine göndererek, onları yeniden harekete geçirmeye zorlamak, eylem ve etkinliklerin sonuç alınıncaya değin devamını sağlamak gerekiyor. TEKEL işçilerinin yalnız olmadığını dosta düşmana göstermek sınıf borcudur. Unutmamız gerekir ki yargı kararı değil, TEKEL işçilerinin kararlı mücadelesi ve emekçilerin verdiği destek süreci bu noktaya getirdi.
Türkiye’de ekonomik bir kriz yaşanıyor. Bu kriz bütün emekçilerin TEKEL işçilerinin mücadelesine duyarsız kalmasına izin vermeyecektir zaten. Burjuva iktisatçıları krizin tanımını yaparken sistemin işleyişinden kaynaklanmadığını, krizin psikolojik etkenlerden kaynaklandığını ileri sürerler. Sınıftan yana iktisatçılar (Prof. Dr. Aziz Konukman, Prof. Dr. Ahmet Şahinöz, Dr. Muammer Kaymak) ise aşırı üretim ve talep yetersizliği, rekabet ve kâr hırsı kapitalist sistemin özünü oluşturuyorsa ki öyle kriz kapitalizmin yapısında vardır zaten diyorlar.
İktisatçı değilim ama sınıftan yana iktisatçılardan krizle ilgili çok şey öğrendim. Dünyada kriz olmasaydı eğer Türkiye krizi yine de yaşayacaktı diyor, sınıftan yana iktisatçılar. Bakın neler söylüyorlar: Türkiye’nin kendi krizi vardı. 1994, 2001 krizleri halen hafızalarda. Neden Türkiye kendi krizini yaşayacaktı? Bunun için AKP’nin politikalarına bakmamız yeterli. Türkiye’nin 2002-2008 yılları arasında ekonomisi büyüdü. Ekonomi büyüyor ancak istihdama yansımıyordu. İstihdam endeksli olmayan finansal büyümeler kırılgan olur. Ne zaman kırılacağı ise belli olmaz. İşler iyi gidiyor derken birden batarsınız. Bu dönemlerde Türkiye’ye dışardan bol miktarda sıcak para akışı oldu. Bu sayede döviz kurları düşük kalınca ara mal ithalatı furyası başladı. Dışardan alınan mallar istihdamı daralttı. Sonuçta var olan üretim azaldı. İstihdamsız büyüme olmaz, diyor iktisatçılar. İstihdamsız büyümeler işsizliği ve işten çıkarmaları patlatır. Bu da talep azalmasına neden olur. Patronlar kârlarının devam etmesi için işçi çıkarmaya, düşük ücretle sözleşmeli çalıştırmaya başlar. Öte yandan, cari işlemler dışarıya açılan penceredir. İktisatçılar, ekonomik olarak büyüdüğümüzü iddia eden siyasi iktidarın, yüz dolar büyümek için seksen altı dolar dışardan borç aldığı gerçeğini gözler önüne seriyor.
Türkiye’yi yönetenler krizden etkilenmediğimizi halen iddia ediyor. Otuz yıldır dışarıya endeksli ekonomik politikası olan bir ülke bu krizden nasıl etkilenmez? Türkiye’nin ihracatı bir yılda yüzde otuz oranında azalmıştır. Sanayisi en fazla daralan ülkedir. İşsizlikte dünya üçüncüsüdür. Yaklaşık bir yılda dokuz yüz bin kişi işsiz kalmıştır. Krizin arkasında talep yetersizliği olduğunu söyleyen kapitalistler; yoksullaşan, alım gücü olmayan emekçilerden ürettikleri malları tüketmelerini sanırız beklemiyorlardır. Emekçilerin üretilen mallara talebinin olması için toplumun yarattığı gelirin yeniden adilane bölüşümü gerekir. Tabii kapitalistler izin verirse. Bu krizin Türkiye’de daha uzun yıllar devam edeceği ortada. AKP’nin krizden çıkmak için ortaya attığı plan program yok. Siyasi iktidar eskisi gibi sıcak paranın gelmesini bekleyecek, özel sektöre yeni yatırım alanları (eğitim-sağlık vb.) açacak, özelleştirilmemiş kamu kuruluşlarını sermayeye peşkeş çekecektir.
Krizin Türkiye emekçilerine yansımasına gelince. Özleştirmeler yolu ile dış ve iç borçları ödeme derdine düşen siyasi iktidar yeni yatırımların önünü kesecek. Sermayenin ihtiyacı olan iş gücünün maliyeti düşürülecek. Ücretli izinler ortadan kaldırılacak. İşçi ve diğer emekçiler ücret konusunda rekabete girecek, sermaye herkesi yoksulluk ücretinde eşitlemeye çalışacaktır. Eğitim, sağlık insan hakkı olmaktan çıkartılıp kâr getiren birer ekonomik sektör haline dönüştürülecektir.
TEKEL işçisi kaybederse eğer sermaye sınıfı, emekçilerin TEKEL işçilerini yalnız bırakmasına izin vermeyecektir. Bu nasıl olacak diye şaşırmayalım, oldukça basit. Sermaye bütün emekçileri güvencesiz, 4-b, 4-c gibi sözleşmeli çalıştırmaya başlayacak. Böylece emekçiler, TEKEL işçilerini yalnız bırakmamış olacaktır.
Özelleştirmelerin önünü kesmek, kölelik koşullarında çalışmamak ve krizin yükünü ödememek için öncelikle bunları bilinç düzeyimize çıkarmalı, sonra da sendikal mücadeleyi ileri aşamaya sıçratmaya çalışmalıyız. Bu günkü sendikal anlayışlara rağmen sendikaları yeniden sınıf örgütü olarak yapılandırmak bütün emekçilerin görevidir. TEKEL işçilerinin mücadelesinin seyri ve geçmiş deneyimlerimiz bize bu görevi dayatmaktadır.
HÜSEYİN KAYA Eğitim Sen Ankara 3 No’lu Şube Örgüt. Sekreteri
www.evrensel.net