10 Mart 2010 05:00

GÖZLEMEVİ

Elbette malûmunuzdur ki, insanın insanlaşma sürecini izlediğimizde, ilk ipuçlarını efsanelerde buluyoruz.

Paylaş

Elbette malûmunuzdur ki, insanın insanlaşma sürecini izlediğimizde, ilk ipuçlarını efsanelerde buluyoruz. “Tarih Sümer’de Başlar” söylemi, bu işin abecesi gibi sayılabilir. Gılgameş, işte bu dönemin en ünlü kahramanlarından. Onun macerası, bir anlamda insan kimliğinin de serüveni. Tarihin ilk kahramanı olarak bilinen Gılgameş ve arkadaş olduğu Enkidu, birbirini tamamlayan ve birbirlerinin içinde olan, insan özelliklerini vurgulayan, yaşama yerleştiren, yaşama yerleştirdiklerini olmazsa olmaz kılan davranışları tanımlayan öncüler olarak görünüyorlar bizlere.
Gılgameş’in, MÖ 3000 yıllarında Mezopotamya’da ortaya çıktığı bilinmekte. Bilim adamları, Gılgameş’in Babil ve Akad toplumlarınca da benimsendiğini söylüyor. Ama bugüne kalan en eksiksiz biçimi, Sümer toplumunda ortaya çıkmış. Toplamda tam iki bin dokuz yüz satır olduğu sanılan destanın, sadece yüzde altmışını tam olarak bulmuşlar. Uzmanlar, destanın kahramanı Gılgameş’in gerçekten yaşayan ve Uruk kent devletinin kralı olan bir kişi olduğunu düşünüyor. Devrin entelijansiyası olan din adamlarının ve vakanüvislerin elinden çıktığı anlaşılan metinde, krala yaranmak adına eklenmiş pek çok hayal öğesi de yer almakta. Sümerologlar, anlatılanların gerçek yanları olduğuna inanıyor. Giderek Gılgameş’in tanrısallığının ölçüsünü bile tanımlıyorlar: “Gılgameş’in üçte ikisi tanrısaldır.”
Şirin Aktemur Toprak-Gökhan Aktemur ikilisi, Konya Devlet Tiyatrosu yapımı tiyatro oyununda Gılgameş’i masal formatında anlatmayı yeğlemişler. Kahramanların ve içinde bulundukları toplumsal/düşünsel durumun tanıtımını çok iyi yapmışlar. Ölümsüzlük metaforunu Enkidu’nun ölümü ile başlatıp, ince bir çizgide pek güzel sürdürmüşler. Dostunu yitirdiği için çılgına dönen Gılgameş’in, kendisinin de günün birinde öleceği gerçeği ile karşılaştığı için paniğe kapılışını, hiç abartmadan vermiş; yılanın ölümsüzlük otunu çalması motifini, dünyadaki benzerlerinin tekrarından dikkatle kaçınarak, olabildiğince yumuşak işlemişler. Özene bezene, ıpıl ıpıl bir Türkçe kullanmışlar.
Umut Toprak, tarihte bilinen ilk Kral Kahraman Gılgameş’in öyküsünü Şirin Aktemur Toprak’tan ve Gökhan Aktemur’dan almış, evirmiş çevirmiş. Konya Devlet Tiyatrosu’nda sahneye uyarlarken üçte bir insan, üçte iki tanrı olan kahramanın tutkularının bitmezliğini ve o çağlardan günümüze insan beynini kurcalayan kimi temel soruların değişmezliğini, tempolu ve değişik bir biçem kullanarak vermiş. Olay örgüsünü, eylemlerin zaman içinde neden-sonuç ilişkisinin art arda gelmesi yoluyla geliştirmiş. Oyun kişisiyle ışıklar, sesler, uzamlar arasındaki ilişkileri o denli başarıyla eylemleştirmiş ki, eylemleştirme, seyircinin dikkati ya da anlayışı, duyguları derin duyumu üzerine doğrudan işlemiş. Metin-sahne arasındaki o pek bilinen zor doğumu başarıyla aşmış. Oyuncusunun ruh aşına su katmış.
Ali Cem Köroğlu, oyuncunun sahnede içinde yaşayacağı bir dünya kurmuş, yüzeyin altında yatanları görmüş. Sema perdesini gerektiğinde “patchwork” gibi kullanmış. İner-kalkar iki yan podyumu kah dağ, kah yol, kah fırtına olarak kullanmış. Bunlarla garip bir güzellik yakalamış, renklendirilmiş görüntüler elde etmiş. Doğu masalcılarına özgü sanattan yararlanarak yarattığı görkemli giysi tasarımıyla da bu konuda verilebilecek (varsa) ödüllere kendini aday ilan etmiş. Diğer taraftan, İhsan Kılavuz’un vurmalı ve nefesli çalgılardan oluşturduğu müziği yapıtın özüne uymuş, Ersen Tuççekiç’in ışık tasarımı, kendisinin deneyimine ve şanına pek yaraşmış.
Şimdiii… Bir kez daha itiraf etmeliyim ki, sahnede oynanmak için değil, okunmak için yazılan ve dramatik biçemi geriye iten “okuma tiyatrosu”na ben oldum olası karşıyımdır. Neden karşıyımdır, bilenler bilmeyenlere yeri gelince anlatır. Ülkemizde pek rağbet gören bir tür de değildir “okuma tiyatrosu”. Konya Devlet Tiyatrosu yapımı “Gılgameş”, neresinden bakarsak bakalım (hareketli mareketli), bildiğimiz tür bir “okuma tiyatrosu”. Gene neresinden bakarsak bakalım, dramaturgi açısından yapısı fazla yenilikçi görünmeyen, ama içerdiği sözcük oyunlarına ve ses uyumlarına dayalı Toprak-Aktemur ikilisinin biraz yapay kalan bir sahne diliyle kotardıkları; Umut Toprak’ın da harekete dayalı tiyatro anlayışını benimseyerek sahneye koyduğu bir yapıt. Ama “oyuncu”nun performansı oldukça farklı.
O “oyuncu”nun, yani Tomris Çetinel’in gırtlağı, anlatıcı (narrator) olarak uygun tınılara fevkalade kolay ulaşmakta. Çetinel, ağız pozisyonunu bozmadan bütün sesleri aynı çizgide çıkarabiliyor. Sesinin tınısını, tıpkı durgun suya atılan bir taşın yaydığı halkalar gibi büyüterek güzelleştirebiliyor. Kusursuz diksiyonunu duyarlı kulaklara “gerçek sanatçı” mütevazılığı içinde sunuyor.
Üflemeli çalgılarda Süleyman Yardım’ın, vurmalılarda Mithat Sönmez ve Nurullah Gürsoy’un Anlatıcı’ya eşlik ettiği performansta, usta oyuncu Tomris Çetinel’in tarz araştırması yapıp, yönetmenle uyum içinde belirlediği tarzla seyirciye eseri sözcük sözcük dinletmek yerine, imgelemine daha kestirme yoldan ulaşması, oyunu başarıya taşıyan temel taşı oluşturuyor.
“Gılgameş” izlenirken bir kez daha anlaşılıyor ki, Tomris Çetinel hiç kuşkum yok tiyatronun büyüsünü iyi bilen bir tiyatrocu. Belli bir olay ya da kişilikle, izleyicinin tiyatro aracılığıyla nasıl sıcak özdeşleşeceğini, özdeşleşebileceğini iyi biliyor. Gılgameş’i yaratıcı bir biçimde ele alıp, yaratıcı irade ve hayal gücüne giden yolu rahatça bulması ise onun virtüözitesinden kaynaklanıyor.
Kim demiş dış sesleri unuttun diye! Anlatı içinde tanrılara ses veren Fırat Demirağ’ı, Durukan Ordu’yu, ama özellikle Enkidu’ya sesiyle yaşam veren Devrim Yakut’u unutmak gösteriden sonra da pek mümkün olmuyor.
“Gılgameş”i, Tomris Çetinel’in Konyalılara 2009–2010 sezonunda armağanı saymak, öyle yorumlamak gerekiyor.

...


‘GÖZLEMEVİ’ KÖŞESİNİN ‘GÖZLEME’ KAVŞAĞI


“LA TRAVIATA”NIN KONSER
VERSİYONU VE EMRE ELİVAR KONSERİ

Geçtiğimiz hafta Şef Sascha Goetzel yönetimindeki Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası ve Gökçen Koray’ın şefliğindeki İstanbul Devlet Opera ve Balesi Korosu’ndan “La Traviata”nın konser versiyonunu dinledik. Yekta Kara’nın, her zamanki titizliğiyle düzenlediği bu konserde, Mezzosopranolar Pınar Ülker ile Arzu Bozkurt, Baslar Göktuğ Alpaşar ve Ali Haydar Taş, Bariton Alper Göçeri, Tenor Çağrı Köktekin yanı sıra Moldovalı Soprano Inna Los, İspanyol Tenor Álex Vicens ve Güney Koreli Bariton Gérard Kim İstanbullu müzik tutkunlarıyla tanıştı. Solistlerin tümü, orkestra ve koro başarılıydı, ama Bariton Gérard Kim, en fazla alkışı alandı. Gerçekten de, örneğin “Di Provenza il mar, il suol – chi dal cor ti cancello” da adeta ses gösterisi yaptı.
Gel gelelim haftaya Piyanist Emre Elivar’ın “Müstehzi Vecizeler, Veciz İstihzalar” başlıklı konseri damgasını vurdu. Elivar, Prokofiev’in (1891-1953) “Visions Fugitives”iyle dinletisine başladı. Bestecinin 1915-1917 yılları arasında Konstantin Balmont’un şiirinden (Özellikle “Dünyalar görürüm ben değişik yönlerde / Ebekuşağı renkleriyle kaçışan görüntülerde” dizelerinden) esinlendiği 20 bölümden oluşan eserini mükemmel üstü yorumladı. Birinci yarıyı Şostakoviç’in (1906–1953) Op.61 Piyano Sonatı’yla noktaladı. İkinci bölümde Prokofiev’in “İstihzalar”ını, Şoştakoviç’in “Vecizeler”ini” ve gene Prokovief’in Op. 14 Piyano Sonatı’nı çalan Emre Elivar, mükemmel yeteneğiyle müzikseverleri bir kez daha kendine hayran bıraktı. Uluslararası aldığı ödüllerle de kariyerini taçlandırmayı sürdüren ve geleceğin yıldızları arasında adı en başlarda anılan Emre Elivar, 20. yüzyılın iki büyük Rus bestecisine ayırdığı bu konserinde, yorumladığı 5 yapıtı tüm detaylarıyla ele aldı ve özgün tarzını yorumuna başarıyla yansıttı. Şoştakoviç ve Prokovief yapıtlarını tematik bütünlük içinde bir araya getirmek her babayiğidin harcı sayılmamalıydı, sayılmadı.
ÜSTÜN AKMEN
ÖNCEKİ HABER

ROMAN OLMAK ZOR iŞ

SONRAKİ HABER

İstanbul'da kadınlar İran'da Seher Hüdayari için sahaya çıktı

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa