11 Mart 2010 00:00

ÖZGÜRLÜKLER

Yargıtay Başkanı hükümetten şikayetçi.

Paylaş

Yargıtay Başkanı hükümetten şikayetçi.Yargının kuşatma altına alınmak istendiğini söylüyor. Başbakan da yasama ve yürütmenin yargının kuşatması altında olduğunu söylüyor.
Tarafların söylediklerinde gerçek payı var. Bu çekişmenin hukukla falan alakası yok. Bu devlet iktidarı kavgasıdır. Demokrasilerde siyasi organların yargıyı kuşatma altına alması, yargının da siyasiler gibi ideolojik ve siyasi dürtülerle pozisyon alması kabul edilebilir şeyler değil. Her iki tarafın da unuttuğu bir taraf var: Halk!
Olan biten, bize, kuşatma altında olanın halk olduğu gerçeğini unutturmamalı.
Yargı gücü açısından gerçeğin bir yönü şudur: Yargı, reformlara direnç gösteriyor. Bu yeni bir olay değil. Yargının, ne yazık, Türkiye’de hukukun ilerlemesine hiçbir katkısı yok. Devlet ideolojisine göre karar üretiyor. Eskiden beri böyle. Laikliği koruma gerekçesiyle, “163. madde kaldırıldı, şimdi elimizde 312. madde var. O nedenle 312. maddeyi uyguluyoruz” diyerek ceza hukukunun evrensel ilkelerinden olan, “Kanunsuz suç ve ceza olmaz” prensibini bir tarafa bırakan yargı değil miydi? Yeni döneme bakalım. 2005 yılında yürürlüğe giren Türk Ceza Kanunu, insan hakları savunucularının işaret ettiği olumsuzlukları dışında, pek çok açıdan olumlu özellikler taşımaktaydı. Yeni CMK da öyle. “Yurttaşlar kolayca tutuklanmasın ve her hukuka aykırı fiile hapis cezası verilmesin” yaklaşımıyla hazırlandığı söyleniyordu bu yasaların. 2005 yılında hapishanelerdeki insan sayısı 55 bindi. Şimdi kaç kişi var hapishanelerde? 120 bin kişi. Kaçı tutuklu? Yarıdan fazlası. Kim tutukluyor bu insanları? Yargı gücü. Yargının savunulacak bir yanı yok. Sözgelimi verdiği ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne intikal eden her 10 karardan neredeyse 9’u ihlal kararıyla dönen bir yargının dağıttığı adaletin hakkaniyete uygun olduğuna kim inanır. O nedenle yargı reformuna ihtiyaç var. Hem yapısal olarak bağımsız ve tarafsız yargıya ihtiyaç var hem de zihniyet olarak.
Gelelim hükümet kanadına yönelik eleştiriye. Hükümet kendisinden önceki Ecevit hükümeti gibi genelde mütereddit, gönülsüz ve cılız reform hamlelerinde bulunmaktaydı 2002’den bu yana. Bu hamleler 2005’e kadar, AB katılım müzakerelerinin başlatılması kararına kadar da sürdü. Sonra 2006, 2007 ve 2008 yıllarının uyku dönemi ve yer yer geriye dönük, tanınan hakların geri alınması dönemi yaşandı. 2009’da kısmi hukuki reformlar tekrar başladı. Süreç son 10 yıldır, mehter marşı ilerlemesi şeklinde işledi. Ama genel olarak sorunların özüne nadiren dokunuldu. Türkiye açısından büyük adımlar sayacağımız adımlar da (Aslında doğal demokratik adımlardır ama Türkiye gibi militer-totaliter ülkede gerçekleşince olağanüstü oluyor) atıldı. Ölüm cezasının kalkması, TRT şeş, 1 Mayıs’ın yasal emekçi bayramı ilan edilmesi gibi, Türkiye’deki demokratikleşme adımlarının yürütme ve yasama organının ve elbette devlet politikasının ne derece sığ ve gönülsüz olduğunu göstermek için demokratikleşmeye saik teşkil eden AB sürecinden örnek verilebilir. AB’ye katılım genelde 5-7 yılda gerçekleşiyor. Ülkeler tüm hukuk düzenlerini, genelde en fazla 5-7 yılda uyumlu hale getiriyorlar. Dolayısıyla 100 bin sayfa olduğu ifade edilen AB müktesebatı üstlenilmiş oluyor. Ama Türkiye’yi bırakalım ta 1959’dan beri süren serüvenini, şu son 11 yıla rağmen hâlâ militer-totaliter öze sahip sisteminde özde değişiklik yok. Hâlâ asker merkezli hukuki ve fiili bir sistem var. Hâlâ askeri yargı-sivil yargı ikiliği var. Ve hâlâ bağımlı ve taraflı yargıya sahip. Hâlâ askeri darbe ürünü anayasaya sahip… Başka ülkeler bütün bir hukuk sistemlerini 5-7 yıl arasında uyumlu hale getiriyor ama Türkiye bir hakkın sadece ve bir boyutuyla kullanımını 7 yılda gerçekleştirebiliyor. Arada böyle bir fark var. Mesela, televizyonlarda Kürtçe’nin kullanımının önündeki engeller 2002 yılının 3. uyum paketi ile kalkmıştı. Tam gün Kürtçe yayına ancak 1 ocak 2009’da geçilebildi. 7 yılda yani…
Demokratikleşme salt hukuki reform olarak ve salt hükümet pratiği olarak algılanmamalı. Elbette hükümetler çok önemli. Ama toplumdaki gelişmeler de en az hükümetler kadar önemli. Bu açıdan hükümetlerin, performansı kadar toplumun istemleri, girişimleri ve eylemleri de önemlidir. O nedenle son 10 yıla bakıldığında Türkiye on yıl öncesinin Türkiye’si değil. Çok ileride.
Ama ne yargı toplumun hızına yetişebiliyor; istem ve özlemlerine yanıt verebiliyor, ne de politik ve bürokratik kadrolar.
Kuşatma altında olan, hakları ve özgürlükleri tanınmayan, tanımlanmayan, uygulanmayan ve korunmayan halktır, toplumdur.
Üçüncü tarafa dikkat!
HÜSNÜ ÖNDÜL
ÖNCEKİ HABER

Günkar’da gün aydınlık değil

SONRAKİ HABER

Berkin Elvan'ın vurulduğu yere ait keşif raporu: Rapor var, tespit yok

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa