MERCEK

MERCEK

  • Toplumsal sorunları egemen sınıfın çeşitli politik-askeri ve diğer kurumsal temsilini gerçekleştirenler arasındaki güç çatışmalarına bağlayanların, bu güçlerden birine yamanması kaçınılamazdır.


    Toplumsal sorunları egemen sınıfın çeşitli politik-askeri ve diğer kurumsal temsilini gerçekleştirenler arasındaki güç çatışmalarına bağlayanların, bu güçlerden birine yamanması kaçınılamazdır. Siyasal yaşamlarını “iki süper devlet” arasındaki pazar kavgasından ve ‘yerli’ büyük sermaye güçleri arasındaki çelişkilerden “devrim” ve “demokrasi çıkarma”(!) ya sözüm ona adamış kimi “eski Maocu”nun da, 12 Eylül faşist zoru ve “Özal avantacılığı”nın yarattığı liberal sözde demokratlarla birlikte hükümet yandaşlığını işçi karşıtlığı olarak anlaması bu bakımdan şaşırtıcı olmadı/olmamalı.
    Emek gücünün yarattığı toplumsal zenginlikten, ona bir sermayedar kadar bile “emek” vermeden “nasiplenenler”in, bu ilişki tarzının sürüp gitmesini sağlayan güçlere, onlar arasında da konjonktürel olarak ipleri ele geçirenlere yamanması, yaşamlarını asalakça sürdürmelerinin bir tür koşuludur.
    12 Eylül sonrası otuz yıllık süreç bu bakımdan hayli zenginlik gösterir. Sistem güçlerinin işçi sınıfı ve emekçi hareketini püskürterek geriletmesi ve hareketin istikrarsızlık ve savunma durumundan henüz kurtulmamış olması, sistem asalaklığı için politik-ideolojik durumu daha da uygun hale getirdi. Ayrıcalıklı bir “çanak yalayıcı” takımının beslenmesi için gerekli toplumsal artık değer ise, kapitalist üretimin özellikle tekelci aşamasında zaten “fazlasıyla” vardı. Son otuz yıllık süreçte, her türden dönekliğin, halka ihanetin, ülke kaynaklarının uluslararası sermayeye ve büyük sermaye kesimlerine peşkeş çekilmesinin olduğu kadar, işçi ve emekçilerin en asgari gereksinmelerine karşı açılan sermaye savaşının teorisinin ve ona desteğin bu denli güç kazanmış olmasında, bu ‘nesnel’ durum dolaysız rol oynadı.
    Sistemin “organik aydınları” olarak sayılanlara, özellikle “sol camia”dan devşirilenlerin eklenmesiyle hakim sınıf, kapitalizme karşı mücadeleyi zaafa uğratmak, engellemek ve saptırmak için, yeni güçler edindi. Bu sonuncular, “rüştü ispat” gibi bir sorunlarının da bulunması nedeniyle çok daha atak, saldırgandılar. “değişim” ve “yeni koşullar” gerekçeli ideolojik saldırılarını, hükümetlerin ya da “asker”in yanında saf tutarak, şu ya da bu tekel grubunun sağladığı olanaklardan yararlanarak, sürdürdüler. İşi o denli ileri götürdüler ki, işsizliğin, yoksulluğun, açlığın ve sosyal hak yoksunluğunun söz konusu edilmesini; emekçilerin sosyal, iktisadi ve politik sınıf talepleriyle mücadeleye girişmesini, “Esas olandan uzaklaşma”; “Gündemi saptırma”; “Ayrıcalıklı durumu korumaya çalışma”, “Yaşanmakta olan devrimci değişime direniş gösterme” olarak karalamada, holding sahibi sermayedarları bile geride bırakmaya başladılar. Sözüm ona antidarbeci ve gericiliğe karşı ilericiliği ve demokrasiyi savunmak içindi yaptıkları. Ezilen ve sömürülenlerin kendilerine karşı duranları eleştiride kullandıkları “argümanlar”ı kullanıyor; hükümet yandaşlığını demokrasi savaşçılığı olarak göstermeye çalışıyorlardı.
    Ya hükümetten yana tutum alınacak ya da antidemokrat olunacaktı(!) Kılıçtan keskin bir koşul koyacak kadar da keskindi tutumları. Ama bir sorunları var: eski bir sözdür; “Kılavuzu karga olanın....!” derler. Bunlarınki tam da böyle!
    İşçi ve emekçiler bu “tür”leri iyi tanımadan, sömürü ve baskı sistemine karşı mücadelesini başarıyla sürdüremezler.
    A. Cihan Soylu
    www.evrensel.net