07 Mart 2010 00:00

Vahşeti halklara teşhir etmeliyiz

23 Aralık 1973’de Koçgiri’den İstanbul’a dönerken, haberleri dinleyen dedemin küfretmeye başlamasıyla ilginç bir şaşkınlık yaşamıştım.

Paylaş

23 Aralık 1973’de Koçgiri’den İstanbul’a dönerken, haberleri dinleyen dedemin küfretmeye başlamasıyla ilginç bir şaşkınlık yaşamıştım. Dedem “İsmet Paşa” denilen kişiye küfrediyordu. Okulda bana öğretildiği şekilde, aynı cümlelerle dedeme, dede o çok iyi bir insan, bizleri, vatanı kurtarmış kelimelerini sıraladığım da “Kızım hangi vatandan bahsediyorsun? Yavrum sen O sağırın bizlere yaşattığını bilmiyorsun. Koçgiri’de insan bırakmadılar. Derelerde insanlarımızın ölülerini yan yana dizdiler. Hayvanlar insan eti yemeye alıştılar. Biz yetim, aç, çıplak kaldık. Hiç bir şey bırakmadılar. Kara bir çul buldum. Ortasından delip başımdan geçirdim. Aylarca öyle dolaştım ”

Dedem hem Koçgiri, hem de Dêrsım soykırım zencirlerini yaşamıştı. Babası dahil yakınlarının çoğu çarpışmalar da öldürülmüş, çarpışmalar da bizzat yer alan ve teslim olmayan annesi ve diğer sağ kalabilenlerse Dêrsım’e sığınmışlardı. Onlar, birbirlerini kaybetmişlerdi.
Okul da halkımın, Kafkas, Pontos, Mezopotamya (Mezra Botan), Ön Asya halklarının kasaplarını bizlere kurtarıcı olarak sunuyorlardı. Varolan, sunulan, bahsedilen cumhuriyet askeri darbelerle, soykırımlarla, devlet adına gasbetmelerle örülmüş ve şekillendirilmişti.
Okul adlı yeniçeri yapılanmasında, askeri cumhuriyetin kurumlarında özel görevler yüklenenler hazırladıkları metinleri bizlere gerçek tarih olarak sunuyorlardı. Gerçekler ise başkaydı. Hayali kahramanlar, kahramanlıklar yaratmışlardı. Sıkıyönetim mahkemelerinin gölgeleri altında silah zoruyla insanlar tek tip giyinmeye zorlanmış, direnenler idam edilmişler ve bu durum da ilericilik, devrimcilik adı altında okullarda, basında bize anlatılıyordu. Zorla insanları inançlarını değiştirmeye yöneltmenin, giyim - kuşamına müdahale etmenin ilericilkle, devrimcilikle ilgisi yokken, bu girişimlerle dikta yönetimin varlığı kanıtlanırken, biz çocuklar okullarda kobay olarak kullanılıyorduk.
Askeri darbelerle askeri imparatorluk sürecini askeri cumhuriyete dönüştüren paşaların oluşturdukları medya onların diktatoryal yönetimlerini, farklılığı kabul etmeyen anlayışlarını cilalayarak, süsleyerek yazıyor ve beyinlerin yıkanmasına, tek tip kişilikler oluşmasına yardım ediyorlardı. Bizler de öğrenciler olarak var olan baskıcı yönetimden payımızı alıyorduk. “Asker milletin” asker öğrencileriydik.
Doğduğum, büyüdüğüm topraklar da soykırımlarla birlikte var olan ekonomik ilişkiler de yok edilmişti. Açlıkla terbiye edilmek, teslim alınmak istenilen Koçgirililer, 1945’lerden itibaren Türkiye metropollerine, 1960’tan itibaren de diğer ülkelere iş bulmak, yaşamlarını sürdürebilmek amacıyla dağılmak zorunda kaldılar. Bu dağılma Angora’da oluşturulan yerinden etme, göçertme, katma politikasının bir sonucuydu.
Koçgiri’den T.C. nin şehirlerine veya dünyanın diğer ülkelerine doğru göçme, göçmek zorunda kalma, ayrılış, devletin özel harp merkezlerinde özel olarak hazırladığı asimile ve bölgeyi Kürtlerden arındırma planlarının sonucudur. 1920’de Angora’ya taşınan ittihatçı rejimin mimarları horlama, aşağılama, kişilikte güvensizlik yaratma, özüne yabancılaştırma, uzak tutma programıyla açlık, işsizlik korkusunu birlikte işlerler. Türkü üstün halk, ırk olarak gösterme, diğer halkların ve özellikle Kürtlerin bütün değerlerini inkar etme, yok sayma sonucu hedeflerine doğru adım adım yaklaşırlar.
Öyle ya Mustafa Kemal “Milli benliklerini kaybeden milletler başka milletlere yem olurlar” diyordu. Teşkilat-ı Mahsusa idarecilerinden Mustafa Kemal ve ekibi Kürtlerin milli benliklerini kaybetmeleri için gerekli olan alt yapıyı hazırlıyorlardı.
İnsan doğası gereği kendisini bir aileye, bir aşirete, bir millete, bir dine, mezhebe, sosyal çevreye vb. veya enternasyonalizm adına dünyaya ait his eder. Bunlar insan olmanın yaratığı sonuçlardır. İnsan kimliğini oluşturan dinamikler, öğelerdir. İnsanın gelişim sürecinde kimliği oluşturan faktörler değişime uğrayabiliyorlar, gelişebiliyorlar. İnsanlara mutluluğun da, mutsuzluğun da kapılarını açabiliyorlar.
Bizler hislerimizi dışa vurduğumuz andan itibaren baskı ve zulüm gördük, görüyoruz. Bizler yaralı, mutsuz, acılı, agresif ruh halleriyle yaşıyoruz. Baskı, hisleri bastırmak, bireyi yanardağa, volkana çevirebiliyor. Koçgirililer 1921’deki soykırım sonucu oluşan travmadan kurtulabilmiş değiller. Psikolojik etkiler, sonuçlar kuşaktan kuşağa geçiyor, canlılığını koruyor.

SAVAŞ VE KADINLARIMIZ!
Savaş dönemlerinde Kürdistan’da bulunan gezginlerin seyahatnameleri ya da politik heyetlerin anı defterleri arasında bulunan notlar bizleri bilgilendirmekte “…Erkekleri ölmüş ya da cephede bulunan kadınlar çok güç bir yaşam sürüyorlar. Ne devlet ne de toplum onlara yardım elini uzatıyor. Tamamen kendi güçleriyle zor, zor geçinmek zorundalar…..Bir kaç köye uğradık. Bu köylerden birinin Kürt köyü olduğu görülüyordu. Hepsi de son derece yoksulluk içinde, erkekleri gitmiş ve korkunç bir sefalet hüküm sürüyor. Hemen, hemen hiç eşyaları yok. Kadınlar köylerde oldukça serbestler. Aynı köylerden olanlar birbirlerinden kaçınıp saklanmıyorlar. Yabancılarla karşılaşınca yüzlerinin alt kesimini örtüyorlar. İlk anda görgü kuralı olarak. Hepsinin de giysileri çok kötü….( Türkiye Anıları - Kasım 1921- Ocak 1922 - M.V.Froundze )

Feodalizmin ağır etkisi altında olan kadınımız her zaman ulusal duygularını korumuştur. Durumu el verenler ise silahlanıp savaşmışlardır. Sürekli çocuk doğuran, kucağında ve sırtında bebek eksik olmayan kadın elbette ki bir erkeğin içinde bulunduğu ruhsal rahatlıkla hareket edemiyor, edemez de. Yapabildikleri kadarıyla çocuklarını barbarlardan (yabancı) kurtarmaya, yaşatmaya çalışıyorlar. Bunun yanı sıra cengaverlerini de (savaşçı) yalnız bırakmama uğraşı içine giriyorlar. “....Kürt kadınları bazı yerleşim birimlerinde devrime destek veriyorlardı. Yaralıları tedavi, taşıma, lojistik görevlerini yapıyorlardı...” ( İ. H. Şaweyş - Roji Nuwe – İlon -1961, Sılemani )
Koçgiri sürecini yaşamış olan Nuri Dersimi savaşan kadınların varlığından bahsetmekte “Kürt kadın ve çocukları cephelerdeki savaşçılarımıza erzak ve cephane taşıyorlardı, hatta bazı kadınlar silahlı olarak ateş hatlarında savaşıyorlardı. Kürtün tarihi kahramanlığının bu canlı örnekleri, milli dava uğrunda, Kürt’ün sarsılmaz bir imanla çarpışmayı bildiğini ispat ediyordu....Munzur Dağlarından geçmek esasen çok güçtü ve mevsim dolayısıyla vadilerde sular, nehirler, çaylar coşkun bir halde olup yağmur sürekli olarak yağmaya devam ediyordu. Tabiatın bu engellerine rağmen, savaş bütün şiddetiyle başlamıştı. Kürtler için artık bir ölüm kalım mücadelesi meydana gelmişti, bu sebeple eli silah tutan erkek, kadın, kız ve hatta çocuklar bile güçlerinin yettiği ve ellerinden geldiği kadar savaşa katılıyorlardı..” ( K. T. Dersim )
Hozat’dan ( Xozat ) gönderilen jandarmaların kendisini gözaltına almalarına Erkan köyünde yaşayan kadınların jandarmalara karşı saldırıya geçmek suretiyle engel olduklarını belirtmekte.
İşin acı yanı Kürdistan tarihini ya bizim erkeklerimiz ya da başka halklardan erkekler yazmışlardır. Her şeyi kendilerine göre değerlendirmişlerdir. Erkeklerin cengaverliği dile getirilmiştir. Bayanların değerlendirmeleri elbette ki farklı olurdu. Kadın gözüyle savaşa yaklaşıp, savaşı değerlendirme.!
Büyük babaannemin savaştığını dedemden duydum. Dedem tanıktı. Erkeklerimiz tarihi yazarlarken sanki yalnızca erkek cinsiyeti varmış, işgalcilere-saldırganlara-gaspçılara karşı yalnızca erkekler direnmişler gibi bir hava yaratıyorlar. Oysa savaşamayan, esir düşen kadın da, erkek de en ağır yaptırımlara uğramıştır.
Bayanların konumunu ortaya çıkarmak ise biz bayanlara düşüyor. O günün koşullarında askeri veya politik mücadele konusunda kendilerini yeterli görüp sorumluluk alanlar, ülkeye ve halka karşı görevlerini yerine getirmişlerdir.
Gerekli çabayı gösterirsek, kendilerini geliştirmeyen, tarih bilgisinden eksik olan, eksikliğinin farkında olmayan, çok bilen bilmeyenlerimizi de aydınlatabiliriz. Sosyal olarak gelişmiş bir Kürdistan’a sahip olmak istiyorsak, biz kadınlar çaba harcamak zorundayız. “ Kürt kadını hiç savaşmamıştır. Kadın nedir ki savaşsın ? Kadın erkeğe, düşman gücüne karşı duramaz,, durmamıştır da. “ diyenlerin geliştirilmesi, bilgiyle donatılması görevini de biz bayanlar yerine getirmeliyiz.
Geçmişte mücadele veren fakat o günün koşullarında başarıya ulaşamayan ve başarısızlıklarının nedenlerini belirten aydınlarımız bizden beklentilerini belirtmişlerdir.
“ ... Ben sana, senin namus ve şerefini lekelememek için vatanın yalçın kayaları, yüksek uçurumları üzerinden kendilerini kurtarıcı ölümün kucağına atan binlerce gelin ve kızlarımızın feryadını inliyorum... Girdaplara ( sulara ) atılan, ateşlerde yakılan gelin ve kızlarımızın Kürdistan ufuklarında yankılanan iniltilerini teskin için ... özgürlük abidesine sunduğumuz binlerce kurbanlar, kendileri için bizden bir türbe istiyorlar, hatıraları için bir abide (anıt) bekliyorlar... Bu abide, özgür ve bağımsız Kürdistan’ dır “ (Baytar Nuri Dersimi, Kürdistan Tarihi’nde Dersim, Halep 1952)

Ülkemize, halkımıza ve çocuklarımıza karşı duyduğumuz, duymamız gereken sorumluluk bir bütünü teşkil eder, etmelidir. Bizler vahşeti yapanları halkımıza, halklara teşhir etmeliyiz. İnkar, gizleme barbarları cesaretlendiriyor, saldırganlaştırıyor, kontrol edilemez duruma getiriyor. “Tarih kralların, generallerin çiftliği değil. Ulusların tarlasıdır. Her ulus geçmişte bu tarlaya ne ekmişse gelecekte onu biçer” ( Voltaire )

Koçgiri Ulusal Kurtuluş Hareketi’ni inceleyip ortaya koymak benim için bir görevdi. Savaşı, soykırımı yaşayanlar yazmadılar, yazamadılar. Bugünü iyi tahlil edebilmek için geçmişin ayrıntılarıyla bilinmesi gerekir. Kürdistan ile ilgili bilgiler başka ülkelerin, sömürgecilerin arşivlerinde saklı.

Türk İstiklal Harbi adlı kitabında Pontus-Yunan ve Koçgiri konusunu işleyen Rahmi Apak “…Kürt bağımsızlığı davasının ilk basamağının Koçgiri ovalarında kurulmak istenmesi bu dış tesirlerin en açık ve en kesin delilidir…(…)…Özellikle kendi menfaatleri için kandırılmış ve maiyetlerinde ki (yönetimlerinde ki) masum kitleyi sürüklemiş asi liderler, hiç bir başarı sağlayamadılar…(..)…Atılan bu yanlış adım bir kaç yıl sonra Şeyh Sait ayaklanması ile filizlenip kendisini bir daha gösterdi ve sert bir tenkil ( Örnek olacak bir ceza verme ) ile sona erdi” demekte.

TANIKLARIN ANLATIMLARIYLA KOÇGİRİ’DE SOYKIRIM VE KADINLAR

Rifo; Koçgiri’de soykırım mağdurlarının anlatımıyla kadınlara yapılanlar, yaşatılanlar;
Büyük Alşan Bey’in ailesinde, çocuklarının ve torunlarının evlerinde kadınlar etkindiler. Örneğin Büyük Alşan Bey’in Hanımı Hacıxan atına binip köy, köy dolaşabilen bir bayan. Gelinleri Xatun’a Nazê marabaları yöneten, idare eden bir kadın. İzzet Bey marabaların işine karışmaz. Herkes İzzet Bey’den korkar. Deli, dolu biri. Eşi ise kendi başına karar alıp verebilen bir kadın.
Bizim kadınlarımız perde, bûrûk (ber) arkasında değillerdi. Dedem Rıfat Bey ve eşi birlikte köylere giderlerdi. Ailede kadınlar sınırlı değillerdi. Erkekten bir adım öndelerdi. Kadınlar üretimle, paylaşımla uğraşırlardı.
Mustafa Kemal’in Alşan Bey’le görüşmesi ve isteklerini söylemesi üzerine Ruqê Xanım “ Gu dı fekê bavê wi kım. Keti ye tengasi yê. Kun hatiyê tengê. Loma tê raberı kurminc digeri.” demiş. Daha sonra bu kadın esir alınmış ve Topal Osman’ın “ Çengerli de üç gün üç gece yattım, Ruqê Hanım’ı orduya kattım “ dediği söyleniyor. Ruqê Alşan Bey’in geliniydi.


Qefo; Açlıkla terbiye edilmek istendik. Maciran’a bağlı Qoyunqesi köyündenim
Babam Zerıkilerin ileri geleni. Bizimkiler Laz çetelerin Koçgiri’ye doğru ilerlediklerini duyuyorlar. Vurgundan kaçarlarken bir değirmenin yanından geçiyorlar, annem abimi su akıntısının ( herx ) yanına bırakıyor. Doğrudan suya atamıyor. “ Kımıldarsa suya düşer ve boğulur “ diye düşünüyor. Yürümeye devam ediyorlar. Bir yakınımız “Bebeği kim taşıyor ?” diye soruyor. Annemin abimi su kenarına bıraktığı söyleniyor. O akrabamız annemi tokatlayıp geri dönüyor, abimi yerden alıp, göğsüne bastırarak götürüyor, gruba yetişiyor, ona kendi ismini veriyor.
Annem anlatıyordu: “ Uzaktan köyü görüyorduk. Askerler köye girdiler, arı kovanlarının bulunduğu yere ( balıx ) vardılar. Kovanları suyun kenarına götürdüler. Arıları suya silkeleyip öldürüyor, balı da kovalara ( broş ) dolduruyorlardı. Ambarlarımızda bulunan arpa ve buğdayı yerlere döküp hayvanlarına yedirdiler. Ve evleri yakmaya başladılar. Bizse açtık. Askerlerin kurşunladığı, murdar olmuş hayvanların etlerini yiyorduk. Ot yiyorduk. Ot da yoktu. Yeni yeni çıkıyordu. Yakaladıkları kadın ve kızlara istedikleri her şeyi yapıyorlardı. Asker çekildikten sonra köye döndük. Sakladığımız mecidiye ve diğer eşyalarımızı çıkardık. Yiyecek satın alabiliyorduk. Çevremizde bulunan komşularımız ve diğer köylerin halkında hiç bir şey yoktu. Kıtlık yaşanıyordu. Ne tohum, ne hayvan ne de ev kalmıştı...”


Qicê; Dünyadaki ilk insan Anafatê’dır. Ben Bamansır ocağındanım. Refahiye-Çorax köyündenim. Seksene doğru yaklaşıyorum. Çeteler savaş, soykırım ganimeti olarak bayanlarımızı da aynen eşyalarımız gibi gasp edip, esir alıp kendileriyle birlikte götürüyorlar. Qereçayır köyünden Zarife isimli bir bayandan bahsediliyordu. Çok güzel bir insan. Trabzon Lazları kadını kaçırıp götürüyorlar. Kocası olacak adam “ Laz alayları “nın içinde. Yaşadı mı, öldü mü, kendisine ne yaptılar ? Akıbeti bilinmiyordu. Ben büyüyene kadar o kadından bahsediliyordu.
Bizim gelinlerimiz, kızlarımız kafirlerin ellerine geçmemek için kendilerini sulara atıyorlar. Peştamallarıyla gözlerini kapatarak kendilerini bahar sularına bırakıyorlar. Sular boğulmuş bedenleri kenarlara atıyorlar. Bu insanların üzerlerinde bulunan altın, gümüş vb. eşyaları soykırımcılar çekip alıyorlar. Görenler, tanıklar derileri soyulmuş bedenlerden bahsederlerdi. Bekolar, Çıragedigi etrafındaki köylerin insanları Yenice’nin oradaki Karabudak Qarabudaq - Ça mezın suyuna bedenlerini teslim ediyorlar.


Culcıl; Çalyurd köyündenim. Babam 1964’de 124 yaşında öldü. Sürekli yapılanları, yaşanılanları anlatırdı. Bizim oranın adetine göre evin sorumlu bayanı bütün anahtarları belindeki kuşağa bağlardı. Çeteler, evin gelininin belindeki anahtarları görünce “ Evin reisi sen misin ? Anlat, altınlar nerde ? Çıkar, getir “ bağırtılarıyla birlikte bayanı tekmeliyorlar. Kadın altın olmadığını belirtince bir dişini çekiyorlar. Kerpeteni önünde tutuyorlar “....getirecek misin? “ o altınları olmadığını belirtiyor. İkinci dişini çekiyorlar. Bir yandan da köyü ateşe veriyorlar. Kadını orada öldürüyorlar. 1964’de o gelinin yakınlarına ev yaptım. Temeli kazarken kadının iskeletini, çürümüş şarı nermesini ve başına taktığı gümüş tepeliği (gırrık) bulduk.


Nuro; Bölge ye ambargo uygulanıyordu. Çocukluğum hep açlıkla geçti. Bir gün karnımın doyduğunu hatırlamam. Çoğu gece aç yatağa girerdik. Annem zavallı ne yapabilir ? Yok, yokluk vardı. Hiç bir şey yoktu. Çocukluğum ve 17 yaşıma kadar olan yaşamım çobanlıkla geçti.
Kendi köyümdeyken bir hastalık geçirdim. Üç ay yerde kaldım, yürüyemedim. Bacım hastalandı diş etleri döküldü. Ne ilaç, ne doktor, ne de yiyecek. Halen hangi hastalığı geçirdiğimizi bilmiyorum. Üç ayın sonunda yeni yeni yürümeye başlayan çocukların durumundaydım. Yürümeye çalışırken sallanıyordum. Duvarları tutmak zorundaydım. Evde bir damla süt, yoğurt yoktu. Hayvanı olan komşu bir kadın, Pira Sosın çocuklarının payından benim için ayırır ve getirip bana yedirirdi ki ayağa kalkabileyim. Köyde kıtlık vardı. Herkes aynı durumdaydı.
Bir gece açlıktan yatamıyorum, ağlıyorum. Annem beni ambarın içine koydu. Elime de süpürgeyi verdi. Ben tahtaların aralarında, köşelerde kalan bütün unları da süpürdüm. Ambarın ağzında bekleyen annem onları teşte koydu. Ekmek yaptı. O gece herkes birer parça yiyerek yatabildi. Evet tahta çatlaklarının aralarındaki unları süpürdüm. Yeni doğanlar, bizden sonra gelenler bizim yaşadıklarımızı bilemezler. Biz yedi kardeştik.
Elbise de yoktu. Ayakkabı da yoktu. Siyah lastik de bulamazdık. Çoğu zaman çıplaktık. Siyah beyaz karışımı bir kumaş vardı. Alabilen onu alır kullanırdı. Herkes onu da bulamazdı .
Ben Koçgiri’yi, katliamı yaşamadım, sonuçlarını yaşadım. Açlık, yoksulluk, korku onun sonucuydu. Annem 1957’de öldü, 63 yaşındaydı. O sürekli yapılanları, yaşanılanları anlatırdı.
O zaman ilk çocuğuna hamile. Müfrezenin köye doğru geldiği haber veriliyor. Hepsi dağlara doğru kaçıyorlar. Annem Halil abimi orman da doğuruyor. Kar yerde, korkunç bir soğuk var. Köylüler bebeğin yaşaması için yardımcı oluyorlar.
Sakallı Nurettin Paşa’nın yönettiği müfrezeler ise yakalayıp öldürmedikleri kadınları kampta toplamışlar. Kale Sıpı denilen yerde, Çomeldin’den bu yana o tepe de 7 kişiyi yere uzatıyorlar. Kafalarına taşlarla vura vura toprağın, çamurun içine gömüyorlar. Beyinleri parçalanıp dağılıyor. Bazılarının vücutlarının bazı bölgelerini kesmişler, bazılarını sırtlarına binerek yürütüyorlar, hayvan muamelesi uyguluyorlar.
Köylüler anlatıyorlardı. Bir araya toplandıklarında geçmişte yaşanılanlar hep konuşulurdu. Hangi köylü veya köylüler nerde neyle yüz yüze kaldılar, kime ne yapıldı.? Uzun kış gecelerinin ve duvar dibi sohbetlerinin konuları arasındaydı bu soykırımda yaşanılanlar.
Adamlar kırmışlar, öldürmüşler, karakollarını da en yüksek noktalara yapmışlar. Köyleri gözetliyorlar. Halka zere kadar yardım yok. Açlığa, rezilliğe, kendi hallerine terk edilmişler. Tohum kalmamış, ekilecek bir şey yok. Ne ekip, ne yiyecekler.? Evler, ağaçlar yakılmış. Taş taş üstünde bırakılmamış. Enkaz üzerine yeni bir yaşam kuracaktı insanlarımız. O yaşamı kurmak için de bir tek el yardım için uzanmıyor. Mustafa Kemal’in yönettiği güçlerin yaptığı yetmiyormuş gibi, çevre de Kürt olmayan köyleri insanları da talancılık yapıyorlar. Bizimkilere ait ne varsa çalıp götürmüşler. Ne hayvan, ne kabkacak, ne de kullanacakları bir şey kalmış .

Misto’nun askerlerinin korkusundan kim cem tutabilir? Köyün tepesinde karakol vardı. Askerler çevreyi gözetlerlerdi. Hep “ asker gelir “ korkusunu yaşadık, yaşadım. Bu askerler ibadet eden insanları yakalar cezalandırırlardı. Jandarmalar cem yapılacağını hissettikleri an, yapılan evi basar, insanları karakola götürür döverlerdi. İnsanların bir araya gelmeleri, toplanmaları yasaktı. Karakol olmayan köylerde çevreye gözcüler konularak, nöbetçiler uygun yerlere yerleştirildikten sonra cem yapılabilinirdi. Halk gelen dedeyi ziyaret edebilirdi.
Bizim o çevrede Seyd Hesen cem yaptırırdı. Dersimden gelen pirler de üç ay boyunca bizde ve çevre köyler de kalırlardı. Halkla görüşürler, problemler hal edilir ve ibadet edilirdi. Tek amaçları insanların birbirlerine değer vermeleri, saygılı olmaları ve halkımız içinde barışın, birliğin, adaletin sağlanmasıydı. Ne hikmetse, bu da jandarmalara ve Kemo’ya ters geliyordu. Ben son yıllarda nedenleri anladım, çözdüm. Dedelerimiz kötü bir şey yapmıyorlardı ki. O toplumun düzen, huzur içinde yaşayabilmesi için belirli kurallar konmuştu. Onlarda o kuralların işlemesi, geçerliliğini sürdürmesi için çalışıyorlardı. Alevilerin birbirleriyle barışık olmaları Kemo’nun hoşuna gitmiyordu. En önemli olay toplumumuzun en küçük birimi olan aile birliği korunuyordu. Suçlu olan “ düşkün” sayılırdı. Cem’e kabul edilmezdi. Bu şekilde insanlar suç işlemekten uzaklaştırılıyorlardı. Kuralları bilen, topluma kolay kolay ters düşemezdi. Çünkü bütün insanların toplandığı bir yerde suçlu görülen, kitlenin karşısına getirilir, kendisinden hesap sorulurdu. Mahkemenin başkanlığını dede yapardı. Kişi cezasını öder ancak ondan sonra topluma katılabilirdi.


Feto; 83 yaşındayım. ( Ekim 1993 ) Yaşamımı anlatayım. Babam seferberliğe gidiyor ve dönmüyor. Diyarbakır tarafına gitmiş. Kendisinden hatıra kalan bir tek mektup var. Osmanlılar kendileri için onu savaştırıyorlar. Biz iki kardeş yetim büyüdük. Annem bizi bıraktı. Amcamla evlendi.
Vurgun olarak adlandırdığımız Koçgiri harekatı ile ilgili olarak neler hatırlıyorum? Her şeyi çok iyi hatırlıyorum. Biz arka taraftaki “ nahala Sogıtli yê “ ormanlık alanında saklanıyorduk.
Kocası Mustafa Kemal güçlerince savaştırılan Yetê çocuklarını Merkez Ordusu’nun toplarından korumaya çalışıyordu. Kendimize saracak bir şey yoktu. Ağaç yapraklarını etrafımıza, üstümüze dolduruyorduk. Bu şekilde hem ısınmaya çalışıyorduk, hem de gizleniyorduk. Bir süre o ormanlık alanda saklandık.
Sağ yakaladıkları bir kısım insanı Golabapusê tarafına götürdüler. İnsanlarımızın bir kısmını da Bogazören’e götürdüler. Kimisi kurşunlandı. Kimisi dayaktan sakat kaldı. Halkın bir bölümü Çengeli dağına kaçtı. Derecux - Sogıtli arasında 70 kişiyi kurşuna dizdiler. Onları diğer köylerden sağ olarak yakalayıp getirmişlerdi.
Mustafa Kemal, Topal Osman’ı “ Kürtleri islah et “ diye gönderiyor. Islahın anlamı tümden yok etmeydi. Çünkü biz bunu gördük. Yaktıklarını yaktılar. Götürebildiklerini götürdüler. Hiçbir şey kalmadı. Ne bulursak yiyorduk. Hayvanlar gibi dağlar da yayılıyorduk. Evet, dağa, taşa düşmüştük. Ot arıyorduk. Yiyecek hiçbir şey yoktu. Kardı, yağmurdu. Bizler çalı altlarını barınak yapmıştık. Asker çekildikten sonra köylerimize döndük. Nasıl sağ kaldık ? Nasıl yaşadık ?
Mistêy Cindi’nin torununu aha bu aşağıda yakaladılar. Ve başını kestiler. Onun yakınları da Babus’ta esirdiler. Kesilen başı yakınlarına gösteriyorlar. Kadınları sıraya koyuyorlar. “Kim bunun akrabası ise öne doğru çıksın “ diyorlar. Kimse diyemiyor ki “ Benim yakınım”. Yakınım diyen aynı sonla karşılaşacaktı. O insanımız doğum sancıları çeken eşini beklediği için Laz çetelerce yakalandı. Eşini yalnız bırakamamıştı.
Arçaylan, Arbe, Qusıre arasın da kalan “zımag “ denilen yerde toplu öldürme gerçekleştirildi. O mağaraya saklanan bizim ve çevre köylerin insanları gece ateş yakıyorlar. Toxıt’tan ateşi görüyorlar ve yeri belirliyorlar. Saldırıya geçip o mağaraya sığınmış olan sivilleri kırdılar. Esir düşen kadınların, kızların başına gelmeyen kalmadı.
Kaybolan çocuklar nasıl bulundu ? Bulunabilindimi ? Çiman’lı Bıro adını vurgundan alır. Annesi Dêrsim’e doğru kaçarken ya onu bırakıyor ya da kaybediyor. Vurgundan sonra kaybolan çocuklarla ilgili etrafa haberler salındı. Bırık’ı Ilıç’a bağlı Pingan köyünde buldular. Bir aile onu buluyor ve koruyor. Yakınları gidip aldılar. Herkes sağını, kayıbını, ölüsünü arıyordu. Savaştan, şiddetten en çok etkilenenler çocuklardı.

Reşo; 1329 doğumluyum. Mal, davar, ev, eşya bir şey kalmadı. Evleri sırtlayıp götüremiyorlardı, onları da yaktılar. Ev dolu yataktı. Bir parça yün bırakmadılar. Döşek yüzlerine eşya dolduruyorlardı. Götüremedikleri yünleri dere, tepe serpiştirmişlerdi. Döndüğümüzde çalıların tuttuğu yün parçalarını topladık. Bize bir tek cacım (çok ince eğrilen yünden yapılan örtü) kalmıştı. Topladığımız yünleri o cacıma doldurduk. Onun üstünde yatıyorduk. Üstümüze de keçi kılından yapılmış karaçul (astır) seriyorduk. Bazı evlerde oda yoktu. Yerde yatıyorlardı. Yıllarca yalınayak, çıplak dolaştım. Dileniyordum.
Bextiyar köyü konuşulmaya, anlatılmaya değer. O köylüler beni, 6 kadını ve onların çocuklarını köyümüzün altında esir aldılar. Cin Mevlüt ( Hacı Mevlüt ) denilen kişi 3 keçiyi belindeki kuşağa bağlıyarak, bizimle birlikte o hayvanları da Bextiyar’a götürdü. Müfreze hiç bir şey bırakmamış. Ne yapacaksın ?.
Ne kadar insan Dersim’e gitti, yolda koşullardan dolayı ne kadar insan öldü ? Ben onu bilemeyeceğim. Hareketi yönetmeye çalışanlardan gidenleri biliyorum.
Esas eşkıya Mustafa Kemal’in gönderdikleriydi. Elimizde kalanı, var olanı da onlar yediler.
1 çavuş ve 6 jandarma 1 hafta bizim köyde kaldılar. Kendileri köyde oturdu. Biz köylüleri de köyün etrafındaki tepelere gönderdiler. Bize “ Yerinizi alın ve ateş yakın.” diyorlardı. Neymiş, ateş yakınca çete gelmeyecekmiş!. Biz ateş yakmakla uğraşırken, onlar köyde oturup, iştahla hayvanlarımızı közde pişirip yiyorlardı. Milletten çeker yerlerdi. Kimse kendilerine karşı da çıkamazdı. Herkes canından korkuyordu. Kimi kime şikayet edeceksin?
Biz karakollardan neler çektik!. Qêrceweran, Bolıcan, Maciran nahiyeydiler. Zara ilçeydi. 1948’lerde Maciran ilçe oldu. Zara’dan her köye 5, 6 jandarma gönderirlerdi. Köyümüzün arka tarafındaki, Almaseki’de jandarma karakolunu biz köylülere yaptırdılar. Çoğu yerde karakol yoktu. Jandarma seyyar dolaşırdı. Durakları Bextiyar’dı. Orda karakolları vardı. Biz açlık, yoksulluk, dayak, ölüm her şeyi gördük.



Bavıl; Koçgiri’nin saygın dedelerinden Seyd Cano’nun oğluyum. Refahiye’ye bağlı Mezra-Qabullar köyündenim. Refahiye’de İdris Bey adında biri var. İnönü’nün emir subayıymış. Ova kesimi bu Bey’in elinde ve bunlar Kürt değiller. Sürgün listelerini oluşturan bu kişidir.
Annem Beko’lardan. Vurgun sırasında genç kız. Anlatımlarından bazıları; “Qonagakevn’den Qazi Bey’in eşi Zarife eline kavak sopasını alıp evlere daldı. Erkekleri döverek evlerden çıkarıp, köyden kovdu. “ Ne duruyorsunuz. Kalkın savaşın. Herkes devletini koruyor. Biz de Kürdistan’ı kuralım. Osmanlı dağılıyor, silahlanın” diyordu. Zefê Alişer Efendinin akrabasıydı . Biz Çıragedigi tarafına doğru kaçıyorduk. Ölümden, esir düşmekten, başımıza getirileceklerden korkuyorduk. Yerlerde de bebekler ve çocuklar vardı. Ölülerin üzerinden atlayarak kaçıyorduk. Babam 70 yaşındaydı, orada esir aldılar. Askerler mola verip ateş yakarken, babam kendisini uçurumdan aşağı atıyor. Allah’ın işi ölmüyor. Onunla birlikte esir düşenlerin hepsini kurşunladılar. Ortaköy zengin bir köydü. Dumanlı ormanlarında gizlenirken yakılışını gördük. Köyün etrafını sardılar kim çıktıysa kurşunladılar. Yeniköy’ün yakılışını da gördüm.” Annem halen her şeyi çok iyi hatırlıyor. Benim annem de eli sopalı bir kadın. 16 doğum yapmış.
Merkez Ordusu geldiğinde çok zulüm yapıyorlar. Osmanlı’nın silahları Merkez Ordusu’nun elinde. Teknik olarak üstünler. Bizimkiler çoluk çocuğu nereye kaçıracaklarını bilemiyorlar. Canlıları barbarlardan kurtarmanın derdine düşüyorlar.
Seyd Ali amcamı Koçgiri köyünde 90 erkekle birlikte bir merege ( saman, ot konulan yer ) koyup yakıyorlar. Bu olayı Trabzon’da askerlik yapan ve Topal Osman güçleri arasında bir askerlik arkadaşı bulunan ve Lazistan’lı olan bu arkadaşının kendisini tanıması sonucu orada yakılmaktan kurtulan bir tanıdığımız anlattı. Onun anlatımı sonucu amcamın ve diğerlerinin hangi şekilde öldürüldüklerini öğrendik. O tanıktı. Bu olayın onda yarattığı etkiyi düşünebiliyor musunuz ?
Osmanlı - Türk yöneticileri Fırat’ın kollarını amaçlarına ulaşmak için kullandılar. Yaşlı Kürtler kendi yaşadıkları acılarla, Ermenilerin acılarını birlikte anlatıyorlardı. Fırat soykırım aracı yapılmış.
Babam 1987’de 104 yaşında öldü. Yenilgiden sonra teslim olmuyor. Uzun süre dağlar da kalıyor. Koçgiri’de ve civar da 35 bine yakın insanın öldürüldüğü söyleniyordu. Gerçek sayıyı bilmiyorum. Türk generalleri ve valileri 135 köy desinler. Maraş’ta da “101 kişi öldü “ dediler. Kaç yüz birdi ? Gerçek sayıyı öğrenebildik mi ? Hayır.


Dewrêş;1927 doğumluyum. Koçgiri hareketiyle ilgili bilgilere annem ve diğer kadınlar konuşurlarken onları dinleyerek sahip oldum. Yapılanların, yaşanılanların tanığı onlardı. Biz de katliamın yarattığı sonuçlar içinde büyüdük. Çit köyünün kadın ve kızlarını Müslüman inancına sahip olan insanların yaşadığı bir köye götürüp camiye doldurup, gaz dökerek yakıyorlar. Yeşil, sarı renkler ve insan çığlıkları birbirine karışmış. Yaşlılarımız duvar diplerinde oturup kendilerine yapılanları, yaşanılanları anlatırlardı.
Göksun’da ve Saimbeyli’de yakınlarımız var. Geçmişte Adana ve Maraş’ın köylerine yerleşmişler. Osmanlı-Rus harbinden dolayı göç gerçekleşiyor. Çünkü Kamılava’ya (İmranlı) yerleştirilen kişiler Kürtçe konuşmuyorlar. Bu insanların bu savaş sırasında buraya yerleştirildiklerini herkes biliyor. Bu savaş da atlı askerler köyleri basıyorlar. Köylülere ait ne varsa alıyorlar. Köylülerin yapabildiği tek şey, öküz arabalarına yükleyebildikleri eşyalarıyla birlikte güneye doğru kaçmak. Çöllere düşüyorlar. Savaş bittikten sonra bir kısmı geriye dönüyor. Bazıları da tümüyle oralara yerleşiyorlar. Oralarda bulunan yakınlarımızla birbirimizi ziyaret ediyoruz. Onlar bırakıp gittikleri köylerin isimlerini biliyorlar.
Olayın korkunçluğunu anlatmak için size bir tek örnek vereceğim. Kınalıyan köyünden Gulê adlı kadın çocuklarını taşıyamıyor. Ateş yakıyor. Çocuğunun eline bir parça çurtan (Kurutulmuş yağsız çökelek ) verip ateşin yanına oturtuyor. Kendisi de öküz arabasının arkasına düşüp güneye doğru gidiyor. Düşünün! bir anne hangi koşullarda çocuğunu bırakabilir? Geride kalan çocuklar da yaşlılar da açlıktan ölüyorlar. Birbirlerini kaybediyorlar. Bizim köyde ailesini kaybeden bir çocuk yürüyerek Amasya’ya kadar gidiyor. Köyünün ve ailesinin ismini biliyor. Bizim Köylü Abdo’nun oğluymuş. Kaybolan bu insanın çocukları geçen yıl bizim köye geldiler. Geride kalan yakınlarını buldular. Adam ölmeden önce çocuklarına vasiyet ediyor. Akrabalar 73 yıl sonra birbirlerine kavuştular.
Gulizar adlı kadın kurumuş bir inek derisini ( heban ) ıslatıyor. Parça parça kesip pişirerek çocuğu ile birlikte yiyerek güneye doğru kaçıyor. Askerler halkta olan her şeyi alıyorlar. Yiyecek yok. Kıtlık var.

Ezo ; Seferberlikte Koçgirililer Karadeniz’e doğru gidiyorlar. Sivas yakınlarında benim yakınlarım birbirlerini kaybediyorlar. Samsun’un köylerine dağılanları gidip ziyaret ettim. Oraya kadar gitmemin nedeni de kaybolanları bulabilmekti. İz sürdüm, sordum, soruşturdum. Ama kaybolanları bulamadım. Yakınlarımın bir kısmı da seferberlikte Saimbeyli’ye yerleşiyorlar.
Bizim insanlarımız savaşlardan dolayı bulundukları yerlerden kaçmışlar, kaçmaya zorlanmışlar, sürülmüşler. Şu il ve ilçelere yerleşmişler; Samsun’un Kayseri’nin, Adana’nın, Maraş’ın köyleri.


Sılo : Xıdırwezi köyündenim. Topal Osman’ın yönetimindeki Laz çeteleri yakıp, yıkarak ilerliyorlar. Aynı bugünkü gibi tecavüzler yapılıyor. Bayanları gruplar halinde bir araya getirip Topal Osman’ın bulunduğu yere götürüyorlar ve orada istediklerini yapıyorlar. Köye dönen kadınlar kendilerine yapılanları anlatmıyorlar. Yalnızca Belgızar isimli kadın bağırarak gerçeği diğerlerine anlatmaya çalışıyor. “ Gidin kendinizi asın, sulara atın. Bunlar bizi götürdüler ve bize tecavüz ettiler. Bunların ellerine düşmeyin” Ben 15 yaşındaydım. Bamansur ocağından pir gelmişti. Cem yapılacaktı. Askerler köyü basıp, dedeyi alıp götürdüler. İnancımız, ibadetimiz yasaklanmıştı.

Zerê; Bizim oralardan bin kişiyi yakalayıp, iplerle bağlayıp Sivas’a doğru götürmüşler. Bizim köyde yakaladıkları kadınları Badun’nun orada Kürt olmayanların yaşadıkları bir köyde evlere dolduruyorlar. Çocukları olan kadınlar çocuklarının pisliğini üzerlerine sürüyorlar ki koksunlar ve tecavüzden kurtulabilsinler. Babaannem hep “…o günler bir daha geri gelmesin” derdi.
Nezo esir alınan çok sayıda Kürt bayanı çarpışarak çetelerden ve müfrezelerden kurtarıyor. Nezo, Kısko’yla birlikte tümüyle soyulan ve Çengeli dağı cıvarında çıplak olarak mağara gibi bir yere konulan 300 bayanımızı kurtarıyorlar. Gidip çevreden kara çul-astır-getirerek bayanların kendi vücutlarını kapamalarını sağlıyorlar. Bunu herkes anlatıyordu. Bayanlara yönelik çabalarından dolayı Nezo halkımızdan saygı görüyordu.
Biz işlemler için, alışveriş için Zara’ya gidip gelemiyorduk. Kürt olmayanların oturdukları köylerin yakınlarında geçemiyorduk. Yolumuzu uzatmak, tepelere tırmanmak zorundaydık. Devletin çeteleştirdigi, görevlendirdigi şekilde o köylüler bizlere hakaret eder ve saldırılarda bulunurlardı. Biz bayanlar hayvanlarımızı otlatmaya çıkardığımızda yine o köylerin erkeklerinin sözlü saldırılarına, hakaretlerine maruz kalıyorduk. Yakaladıkları bayanları kuytu yerlere çekip tecavüz ediyorlardı. Ses çıkaramıyorduk. Tecavüze uğradık diyemiyorduk. Kendi toprağımızda insan muamelesi göremedik. Hakaret, zulüm ve sonuçta göç ettik. Her sene köyü ziyaret ediyorum.


Evin Çiçek Yazar
ÖNCEKİ HABER

Koçgiri İsyanı, Kürt başkaldırılarına çığır açtı!

SONRAKİ HABER

Bursa Tabip Odası Başkanı'ndan şehir hastaneleri yorumu: Yol yakınken vazgeçin

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa