12 Mart 2010 00:00

DURUM

Bugün ülkede büyük sermaye basınının durumu ve yerine getirdiği işlev nedir? Bu soruyu, Sabah’ın eski patronu Dinç Bilgin’in...

Paylaş

Bugün ülkede büyük sermaye basınının durumu ve yerine getirdiği işlev nedir? Bu soruyu, Sabah’ın eski patronu Dinç Bilgin’in, Taraf’ta Neşe Düzel’e anlattıklarını dikkate almadan yanıtlamak, herhalde olanaksızdır. Bilgin’in anlattıklarında; büyük basının, TV’lerin, hükümetlerle, büyük sermaye gruplarıyla, generallerle, genel olarak devletle ilişkilerinin genel bir tablosu ortaya çıkmaktadır. Eski gazete patronu, yer yer itirafa varan sözleri ile bu tabloda gerçeğe çok yakın bir büyük basın portresi ortaya çıkarmış.
Kuşkusuz anlattıkları çok yeni, bilinmedik, olağanüstü şeyler değil. Bunlar, ayrıntıları çok fazla bilinmese de genelde bilinen, tahmin edilen, büyük sermaye ve basın arasındaki ilişkilerin doğasını açığa vuran “itiraflar” olarak şimdi birinci elden; “içeriden” yapılıyor. Söyleşiyi, onun içeriğini önemli kılan da zaten bu. Burada Bilgin’in samimiyetinin, dürüstlüğünün, bugüne ilişkin tespitlerinin doğruluğunun ya da yanlışlığının, bütün bunların tartışılmasının bir önemi bulunmuyor.
Önemli olan; büyük basınla, ülkeyi yöneten egemen sınıfların çeşitli kesim ve kliklerinin iç içe geçmiş ilişkileri ve bu ilişkilerin, halkın kandırılmasına, uyutulmasına, yönlendirilmesine ne kadar katkıda bulunduğunun daha fazla açığa çıkmış olmasıdır. Diğer taraftan bu ilişkiler, geçmiş, olup bitmiş bir dönemi anlatıyor görünümünde olsa da; Başbakan’ın, gazete patronlarını, gazetelerinde çalışanların ne yazacakları üzerine göreve çağırması, onları üstü örtülü olarak tehdit etmesi, bu ilişkilerin geçmişten günümüze nasıl şekillendiğinin ve sürdüğünün açık kanıtı durumundadır.
Peki bu ilişkilerde neler var? Hükümetlerden avanta koparmaya çalışan, bunun karşılığında onlara yardakçılık yapan gazete sahipleri, generallerin emirleriyle haber yapan, çalışanları işten atan gazete ve TV patronları, kimin hangi ihaleleri kazanacağını kararlaştıranlar, ajan gazetecileri bünyelerinde barındırıp onların gerekliliğini savunanlar, büyük sermaye gruplarıyla reklam, hükümetlerle kağıt pazarlıkları, ellerindeki medya olanakları ile özelleştirmelerden yağlı parçalar koparmaya çalışanlar vb. vb...
Açıkçası bu tabloda “doğru, dürüst, tarafsız, bağımsız” habercilik dışında hemen her şey bol miktarda bulunuyor. Bu ilişkiler içinde ve üzerinde yükselen bir gazeteciliğin, televizyonculuğun, ülkede yaşayan halkla, onun kaderiyle ve geleceği ile ne gibi bir ilişkisi bulunabilir? Bulunmadığını bugünkü tabloya bakarak görebiliyoruz. Gazete ve televizyonlar neredeyse hükümet kararlarıyla el değiştiriyor. Bu iş ihalelerle, satın almalarla, teşvikleri harekete geçirmekle olup bitiyor. “Muhalif” büyük basın, aynı ahırda beslendiği için şimdilerde yemin kesilmesi tehlikesi karşısında viraj almaya çalışıyor vb. vb...
Bütün bu pis ilişkiler içinde beslenip semirmiş olanlar, şimdilerde birbirlerine “darbecilik, vesayetçilik, demokrat olmama, yandaş medya vb.” nitelemelerle hücum ediyor; kimisi “cumhuriyeti”, “laikliği”, kimisi “demokrasiyi”, “Meclis’in üstünlüğünü” kendilerinin savunduğunu, bunun kavgasını verdiğini ileri sürüyor. Bu tür basının elinde, ülkenin bütün can alıcı politik, ekonomik, sosyal sorunları; birbirlerine karşı kullandıkları, karşı cepheye fırlatılıp attıkları cephaneler olarak bir işleve sahip oluyorlar. Dahası; bütün bu sorunlar, bu tür basını da arkalarına alarak, halkı gerici partilerin politikaları arkasına yedeklemeye çalışan sermaye gruplarının, partilerinin kullandıkları malzemelere dönüşüyor.
O halde bu ülkenin, halkın, işçi ve emekçi kitlelerin sorunlarını, özlem ve taleplerini hangi basın, hangi televizyon kanalları dile getirecek; emekçi halkın sözcüsü kim olacak? İşçi ve emekçi halk, bu gazete ve televizyonun hangisi olduğunu her geçen gün biraz daha iyi öğreniyor. Bu gazete ve televizyon; onun yaşamını yansıtan, mücadelesinin sözcüsü olan, bu mücadeleyi savunan, halkın çıkarlarına sonuna kadar bağlı olan, ülkenin ve halkın geleceğini bekleyen tehlikeler konusunda onu uyaran gazete ve televizyondur. Bu, elimizde tuttuğumuz gazetedir; bu sadece öylece yaşamayıp, içine dönüştürücüler olarak katıldığımız, katılmak zorunda olduğumuz Hayat’tır. Bütün bu olup bitenleri gördükten sonra, bu araçları güçlendirmek için daha fazla çaba göstermemek olanaklı mı?..
Ahmet Yaşaroğlu
ÖNCEKİ HABER

Bir ayda üçüncü grev

SONRAKİ HABER

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu: Seçilerek aklanamazsınız

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa