12 Mart 2010 00:00

Bu balyoz eski balyoz: 9 Mart’tan Ayışığı’na balyozların hissettirdikleri

Bugün 12 Mart darbesinin 39. yıldönümü. 39 yıl önce, 1971 yılında gerçekleşmişti darbe ve ardından gelen “Balyoz Operasyonu”.

Paylaş

Bugün 12 Mart darbesinin 39. yıldönümü. 39 yıl önce, 1971 yılında gerçekleşmişti darbe ve ardından gelen “Balyoz Operasyonu”. Balyoz Operasyonu’ndan 39 yıl sonra yine Balyoz Operasyonu’nu tartışıyor Türkiye. Tek farkla, bugün gerçekleşemeyen darbelerin basına sızan belgelerini okuyoruz 32 kısım tekmili birden; darbe planlarının bini bir para: Ayışığı, Yakamoz, Sarıkız; en sonuncusu da Balyoz. Başarısız darbe girişimlerini daha önce de görmüştü Türkiye. 9 Subay Olayına, Talat Aydemir’in, Fethi Gürcan’ın başarısız darbe girişimlerine daha önce de tanık olmuştu. Ama bugün yaşamakta olduğumuz olaylar, Abdülaziz’in 1876’da öldürülmesinden 27 Nisan 2007’deki e-muhtıraya kadar ki darbe pratikleri sürecinde, pek de alışık olmadığımız bir durum. Belki bazı yönleriyle 1859’daki Kuleli Vakası’na benzetilebilir, fakat bugünkü Ergenekon’la Kuleli Vakası arasında da ciddi farklar olduğunu da vurgulamak gerekiyor. Peki, 130 küsur yıllık “köklü” bir darbe geleneğine (!) sahip Osmanlı-Türkiye siyasal yaşamında bugün farklı olan nedir de darbe planları bir bir ortaya saçılıyor, sorumluları cezalandırılıyor?
Darbelerin daha plan aşamasında çökmesinin, sorumlularının eli kolu bağlı kalmasının üç temel nedeninden bahsedebiliriz. Çünkü 2000’li yılların darbe planlayıcılarının unuttukları üç şey, geçmiş darbelerden çıkaramadıkları üç ders var. Başarısızlıklarının nedenleri de sadece ama sadece bu. Ne darbelerin ortaya çıkarılmasında AKP’nin bir rolü vardır; ne de bu darbelerin ortaya çıkarılması ile ülkenin demokratikleşmesi ya da askeri vesayet sisteminin bitmesi arasında doğrudan bir ilişki. Başarısızlık sadece darbecilerin üç dersi çalışmamış olmaları ile ilgilidir; AKP’nin demokratikleşme için çaba sarf etmesi ile ilgili değil. AKP ve İslamcı kesim sadece bu başarısızlıkları kendi başarıları olarak sunma çabasındadır ve bunu da bir ölçüde başarmış durumdalar. Darbe planlarının basına sızmasını Türkiye’de askeri vesayetin bitmesi ve demokratikleşme olarak yorumlamak ise tek anlamda “komik”. Bir darbenin gerçekleşmemesi, şimdi bulunduğumuz durumdan daha kötü bir duruma gitmememiz anlamında iyidir, ama bu durum doğrudan doğruya bizi demokratikleştirmez; demokratikleştiremez. Darbe planlarının deşifre edilmesinin demokratikleşmeye yol açacağını sananlar, evdeki bulguru kaptırmadıkları için dimyattaki pirincin tabaklarına servis edileceğini düşünmekteler. Evdeki bulguru çalmaya çalışanı yakalamak iyidir ama bu durum “apriori” olarak pirinci tencereye koymaya yetmez. Zaten darbe planlarının ortaya saçılması kimsenin başarısı, girişimi, mücadelesi ile değil, başlı başına darbe girişimcilerinin çalışmadıkları dersler nedeniyledir. Onların bu başarısızlıklarından bir “demokratikleşme” ivmesi yakalamak için de önce mevcut durumun nedenlerini iyi analiz etmek, sonra da kaç generalin içeri tıkıldığının çetelesini tutmaktan ya da AKP şakşakçılığından fazlasını yapmak gerekmektedir.
Ayışığı, Yakamoz, Sarıkız, Balyoz ve belki de bugün yarın ortaya çıkacak adını bile bilmediğimiz cuntaların başarısızlığının nedenlerinden birincisi, bu ülkede bir daha 1960, 1971 ve 1980 türünden bir darbenin -en azından orta-uzun vadede- kesinlikle olmayacağı; ikincisi, emir komuta zinciri içerisinde, silsile-i meratip içerisinde, örgütlenmemiş bir darbeye ilk önce ordunun karşı çıkacağı ve halen çıkmakta olduğu; üçüncüsü ise sermaye ve ABD’nin kerhen de olsa izin vermeyeceği bir darbenin mümkün olmayacağı gerçekleridir.
Başa dönelim, 2000’li yılardan bu yana kağıt üzerinde planlanan darbelerin hayata geçirilmeden çökertilebilmelerinin ilk nedeni yine bir darbe ile ilgilidir; 1980 darbesiyle. Çünkü 1980 darbesi siyasal sistemi tadil ederken, aynı zamanda darbe geleneğini de kapatmış; 1960, 71 ve kendisi türünden darbeleri gereksiz hale getirmiştir. Bu, 1980 darbesinin, 1960 ve 71 darbelerinden farklılaştığı en önemli noktadır. Şöyle bir benzetme ile düşüncemi açıklamama izin verin.
Cumhuriyeti, cumhuriyet ile oluşan siyasal sistemi (araba) kuran asker-sivil bürokrasi, 1950 Mayıs’ında şoför koltuğunu sivillere bıraktı. Asker arabada kalmaya, yan koltukta oturmaya devam etti, ama sonuçta 2. Dünya Savaşı sonrası konjonktürü direksiyona sivillerin geçmesini zorunlu kılıyordu. 1950 ortalarından itibaren direksiyonu sivillere bırakan asker, arabanın kendi koyduğu usullere göre kullanılmadığını her düşündüğünde direksiyona hamle yapmaya, sivil şoförü uyarmaya, ikaz etmeye, arabanın seyrine müdahale etmeye çalıştı; hatta arabanın daha kötü kullanıldığını düşündüğü durumlarda 1971 Mart’ında olduğu gibi şoförü arabadan indirerek onu ihtar etmeye, 1960 örneğinde olduğu gibi arabayı durdurarak şoförü asmaya ve yeni şoför bulmaya, 1980 örneğinde olduğu gibi şoförü şoförlükten men etmeye kadar işi götürdü. Çünkü araba onundu; onun her şeyi, varlık sebebiydi; ne olursa olsun araba onun istediği gibi kullanılmalıydı. Asker, arabayı kendi istediği gibi kullanmayan sivilleri asma, ihtar etme, araba sürmekten men etme hakkı olduğunu düşündü 1980’e kadar.
Şoförün arabadan kovulduğu, arabanın tamire çekildiği son tarih ise 1980’in Eylül ayıdır. Bu tarihte araba, 1960 ve 1971 kazalarından sonra yapılan “tamirattan” farklı olarak bir de “tadilata” sokuldu; siyasal sistem, cumhuriyet rejimi arabası “modifiye” edildi 1980’de. Artık arabada tam da sürücü kurslarındaki arabalarda olduğu gibi iki gaz, iki fren, iki debriyaj yer almaya başladı. Biri şoför mahallinde, diğeri de yan koltuktaki askerin denetiminde. 1980’den sonraki tadilatın ardından asker, 1923’den bu yana olduğu gibi şoförün yanında oturmaya devam etti. Ama bu tarihten sonra, araba düzgün kullanılmadı diye kızıp bağırmasına, direksiyona müdahale etmesine, şoförü asmasına vb. hiç gerek kalmadı. Arabaya dışarıdan bakıldığında artık her şey yolunda görünüyordu; ne bağıran, ne çağıran, ne kavga, ne gürültü, ne müdahale. Arabayı sivil şoför sürüyordu dışarıdan bakınca. Ama arabaya içeriden bakınca durum tamamen farklıydı: Araba, ancak yan koltuktaki asker pedallara basmadığı sürece direksiyondaki şoför tarafından sürülebilecek şekilde modifiye edilmişti. Asker müdahale ettiğinde ise bunun dışarıdan açıkça görülebilmesi mümkün değildi. Bilmem anlatabildim mi düşüncelerimi?
Gerçekten de 1980 ile birlikte siyasal sistem geniş bir tadilattan geçti. Bir diğer deyişle, 12 Eylül ile birlikte askeri dönem geçici, askeri düzen ise kalıcı hale geldi. 12 Eylül askeri dönemi 1983 yılında bitti, ama 12 Eylül askeri düzeni hâlâ devam ediyor. 28 Şubat’ı “postmodern” bir darbe olarak adlandırmamıza imkan veren de 12 Eylül’de arabada yapılan bu değişiklik; sistemdeki bu tadilat, askeri düzendeki bu devamlılıktır. 28 Şubat ve 27 Nisan, 12 Eylül’de tadil edilen arabanın içinde yapılan müdahalelerdir. İşte bu nedenle 28 Şubat, “teknik anlamda” bir darbe bile sayılmaz; yan koltuktaki askerin frene biraz fazla sert basmasıdır diyelim ona. Çünkü dışarıdan bakıldığında her şey normaldir. “Yasal” bir kurum olan Milli Güvenlik Kurulu’nda, her zaman olduğu gibi bir takım kararlar alınmış ve yine her zaman olduğu gibi alınan bu kararlar uygulanmıştır; o kadar. Onun gerçek niteliğini görebilmek için arabanın içine bakmamız, gözlerimizi aktörlerin ayaklarına çevirmemiz gerekmektedir. Aynı şey 27 Nisan için de geçerlidir: Teknik olarak, Genelkurmay’ın kendi İnternet sitesinde her zaman yaptığı mutat açıklamalardan birisidir 27 Nisan e-muhtırası. Her şey yolundadır ve dışarıdan bakıldığında arabayı direksiyondaki adam kullanmaya devam etmektedir. Arabanın içinden bakıldığında ise durum oldukça farklı cereyan etmektedir, çünkü 12 Eylül ile kurulan askeri düzen 27 Nisan 2007’de de devam etmekte, 27 Nisan’da da 12 Eylül’de modifiye edilen araba kullanılmaktadır.
Ayışığı, Sarıkız, Balyoz vb. isimli cuntaların içindeki askerlerin unuttukları ikinci şey, bu güne kadarki tüm darbelerin sermaye ve ABD’nin destek ve/veya onayları ile gerçekleştirilmiş olduklarıdır. Oysa ne uluslararası siyasi konjonktür, ne de uluslararası kapitalizmin örgütlenmesi böyle bir hükümet darbesinden çıkar umacak düzeydedir. Darbeden bu iki kesimin de bir çıkarı olmadığı gibi, darbe onların zararlarına olacaktır.
AKP iktidarı döneminde planlanan darbelerin hayata geçirilememesinin üçüncü nedenini de TSK’nın 1960 ve 71 darbelerinden öğrendikleri oluşturmaktadır. 27 Mayıs darbesi TSK’ya, emir komuta zinciri dışında bir darbe yapmanın, o darbenin prestiji ve başarısına ne derece olumsuz yansıdığını bizzat öğretmiştir. Nitekim, 14’lerin tasfiyesi, EMİNSU gibi oluşumlar 1960 darbesini sarsmış, sarsılan darbe ilk olarak 9 Temmuz 1961 tarihindeki Anayasa referandumu ile (yüzde 61.7 evet oyu) ardından da Ekim 1961 seçimlerinde aldığı yaralarla tarihe karışmıştır. Ekim 1961’de yapılan seçimlerde, kapatılan Demokrat Parti’nin oylarına talip partilerin (Adalet Partisi, Yeni Türkiye Partisi gibi) oyları yüzde 60’ları buluyordu. Emir komuta zinciri içerisinde gerçekleştirilmeyen bir darbenin bu kadar kolay alt edilişi ordu içinde sinirleri o denli yıpratmıştı ki, Türkiye Şubat 1962 ve Mayıs 1963’de yeni darbe girişimlerine sahne oldu. TSK, emekli 2 askerini idam etti.
Bu, ordu için önemli bir dersti; bir darbe silsile-i meratip içinde gerçekleştirilmeliydi. Fakat 1971 Mayıs’ına gelindiğinde, 27 Mayıs’ın ikinci adamı Cemal Madanoğlu yine sahneye çıkmış; yine silsile-i meratibe muhalif bir darbenin hazırlıkları içerisine girmişti. Bu darbeye izin verilmedi; verilemezdi de. Devleti Kurtarma Planı devreye girdi ve darbe, üç gün sonra, emir komuta içerisinde gerçekleştirildi. Darbeden sonra da, emir komuta zinciri dışında bir darbe planlayan askerler emekliye sevk edildiler.
Manzara bugünü hatırlatıyor mu? Bence evet. Bu çerçeveden bakınca, darbe planları sebebiyle kendi personeli tutuklanırken şimdiki Genelkurmay Başkanı’nın -zevahiri kurtarma kabilindeki çıkışları hariç- sesini çıkarmaması hiçte şaşırtıcı görünmüyor. Balyoz darbe planı bir 9 Mart’tır. Gerçekleşmesinin önündeki en büyük engel TSK’nın kendisidir. Ayşığı, gerçekleştirilmesi imkansız bir darbedir. Çünkü arkasında 12 Eylül öncesinde olduğu gibi mevcut hükümeti gazete ilanlarıyla açıktan eleştiren bir TÜSİAD yoktur. Sarıkız bir hayaldir; halkta infial uyandırmak için depolanan silahlar, cami bombalamalar falan başarısızlığa mahkum girişimlerdir. Çünkü, bu tür terör olaylarının darbeye zemin hazırlaması için yeni bir Ökkeş Kenger bulmak kolay, ama yeni bir Alexander Peck bulmak oldukça zordur. Çünkü o olmadan darbeye zemin yaratacak bir terör ortamı yaratmanın imkanı yoktur.
METE K. KAYNAR Hacettepe Üniversitesi
ÖNCEKİ HABER

Ekmeğimizden elinizi çekin

SONRAKİ HABER

Malatya'da “103 Korkmaz Barış Elçilerimizi Anıyoruz” şiarıyla bir araya gelindi

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa