16 Mart 2010 00:00

Kaynar’ın yazısına dair yorum

Mete Kaynar’ın 12 Mart günü Görüş sayfasında yayınlanan yazısı, AKP ve ordu içinde darbe planladığı iddia edilen kesim arasındaki gerilimi iyi biçimde özetlemiş.

Paylaş

Mete Kaynar’ın 12 Mart günü Görüş sayfasında yayınlanan yazısı, AKP ve ordu içinde darbe planladığı iddia edilen kesim arasındaki gerilimi iyi biçimde özetlemiş. Ne var ki, bu yazıda ifade edilenlere bazı eleştiriler ya da eklemeler yapmak da gerekmektedir.
Toplumsal olaylar, kurumlar hakkında bir analiz yapılırken tarihsel perspektifi ıskalamak, yapılan analizin geçerliliğini oldukça düşürür (Kaynar’ın yazısında böyle bir perspektif eksikliğinin olduğunu kesinlikle iddia etmiyoruz). Bu durum, seçimle iktidara gelebilecek kadar kitleselleşebilmiş partiler için yapılan analiz konusunda özellikle geçerlidir. Çünkü kitleselleşerek iktidara gelmiş siyasal partiler -örneğin AKP- çok farklı eğilimleri içinde barındıran, bu eğilimler arasında denge kurmaya çalışan ve çoğunlukla ideolojik anlamda tutarsız olan partilerdir. AKP de 2005 yılına kadar, İslami gelenekten gelmiş olmasına rağmen farklı eğilimleri çıkar odaklı birleştirmiş bir parti görünümü vermekteydi. Çıkar ortaklığı, küresel sermayeye entegrasyon ve bu entegrasyonun yaratacağı pastayı paylaşma etrafında şekillenmişti. Bu nedenle partinin birleştirici unsuru ideolojiden çok çıkar ortaklığıydı (Ki hâlâ öyle). Parti genel merkezinde bile birbiriyle kanlı bıçaklı olan kişi ve grupların bulunduğu; iktidara sahip olmanın yarattığı pasta nedeniyle bunların açık açık birbirine girmediğine dair bilgiler dışarıya kadar taşmış durumda olması bu tezi desteklemektedir.
Şimdi bu ön girişten hareketle, AKP’nin ne mutlak darbe karşıtı, ne mutlak İslamcı, ne mutlak milliyetçi, ne de Kürt sorununu çözmek isteyen veya istemeyen bir parti olduğunu söylemek gerekmektedir. Yani AKP aynı anda hem bunların hepsidir, hem de bu eğilimler birbiriyle çatıştığından aslında hiçbiridir. AKP pragmatist bir parti olarak gündelik politikaların ihtiyaçları doğrultusunda manevralar yapmış ve bu manevralar, süreç içinde partinin kimlik kodlarını belirginleştirmesine hizmet etmiştir.
Kaynak’ın ifade ettiği, “Ordu içinde darbe planlayanlar 2000’lerde darbe yapmak imkansızlaştığından başarılı olamamışlardı” ya da “ABD’nin arkasında olmadığı bir darbenin başarı şansı yoktur” şeklindeki argümanların çok da doğru olmadığını düşünmekteyim. İkinci önermeden başlarsak, Türkiye’de, 20. yy.’ın ikinci yarısındaki ordu tarihine bakanlar, ordu içinde ABD karşıtı, sol eğilimli darbe girişimlerinin olduğunu ve bazısının başarıya ulaşmasına ramak kaldığını görürler. En son Radikal Gazetesi’nin 12.03.2010 tarihli İnternet sayfasında Vatan gazetesinden alıntılanan “İngiliz Gizli Arşivlerinde 12 Mart” başlıklı haberde görüldüğü gibi 12 Mart darbesinden hemen önce Genelkurmay’daki bir toplantıya izinsiz giren silahlı bir albayın Genelkurmay Başkanı’nın önüne, altında bir çok subay ve generalin imzasının olduğu bir bildiriyi koyduğu, zor durumda kalan başkanın, bir kuvvet komutanının aniden davranıp albayı öldürmesiyle kurtulduğu yazılmaktadır. 12 Mart darbesi, Amerikancı bir darbe olduğuna ve bu darbede bir çok subay tasfiye edildiğine göre, öldürülen albayın sözcülüğünü yaptığı ve başarıya ramak kalan darbe girişimin ABD karşıtı bir darbe olduğunu düşünmemizin önünde bir engel yok. Aynı şekilde, Türkiye’ye benzer klasmanlarda olan bazı ülkelerde ABD karşıtı askeri darbeler başarıya ulaşmıştır: Örneğin Suriye’de Hafız Esad’ı, Mısır’da Nasır’ı iktidara taşıyan darbeler ABD karşıtıydı.
Günümüzde darbenin olamayacağı argümanı da sorunlu. Örneğin 2000’lerin başında, Chavez’i iktidardan düşürmek için bir darbe yapılmıştı ve az daha başarıya ulaşıyordu; hali hazırda, geçen yıl yapılmış ve başarılı olan Honduras’taki darbe var.
Bu nedenle, Türkiye’de darbe planlayanların hesap hatası içinde olduğunu söylemek oldukça yanıltıcıdır. Çünkü, AKP’nin sekiz yıllık iktidarı, orduyla etkileşimi ve partinin yaşadığı dönüşümler analiz edildiğinde aslında darbe planlayanların hiç de başarısız olmadıkları ve parti politikaları üzerinde önemli dönüşümlere yol açtıkları görülebilir.
Pragmatist bir parti olan AKP iktidara gelir gelmez bir kaç hedef belirlemişti. Bunlar: a) Avrupa Birliği’ne girmek; b) Türkiye’nin küresel sermayeye tam entegrasyonu c) Bu entegrasyonun önünde sorunlar çıkaran Kürt sorunu, Ermeni sorunu ve Kıbrıs sorununun çözümü.
AKP, 2005 yılına kadar, İslamcıların gönlünü hoş tutacak uygulamalar yapmış olsa da, kamu kurumlarında kadrolaşmak için yoğun bir çaba içinde olsa da, bu üç etmenin çözümü için ‘samimi’ şekilde çalıştı. Ama önceden söylediğimiz gibi, AKP’nin net ideolojisi olmadığı gibi, bu sorunları halletmek için net yol haritaları da yoktu. Yol haritasının olmadığını bugün Kürt sorunu ve Ermeni sorununu ellerine yüzlerine bulaştırmalarından daha iyi anlıyoruz. İktidara geldikleri andan itibaren el yordamıyla, deneme yanılmayla hareket ettiler ve karşılarına ciddi engel çıktığında, iktidarda kalmak adına manevra yaptılar, bazen de hedeflerinden taviz verdiler.
Evet, 2005 yılına kadar hedefleri çözmede samimiydiler. Ta ki 2005 21 Mart Newroz’una kadar. Hatırlarsınız, 21 Mart 2005 Newroz’unda bayrak provokasyonu gerçekleşmiş; birkaç gazete hariç bütün medya, tek bir yerden düğmeye basılmış gibi bayrak meselesini ana gündem meselesi haline getirmişlerdi. Takiben, Genelkurmay Başkanı, sert bir açıklama yaparak bayrak olayını eleştirmiş; ve buradan bir milliyetçi dalga yaratılmıştı. Şansa bakın ki, yakın tarihlerde ateşkes ilan etmiş olan PKK ateşkesi bozarak tekrar silahlı çatışmaya başlamıştı. Hem ordunun yarattığı milliyetçi dalga hem de PKK eylemleri arasında zor durumda kalan AKP dümen kırarak sistemin liberalizasyonu ve AB hedefinden taviz vererek bu milliyetçi dalgadan milliyetçiliğe dümen çevirerek kurtulmuştu.
AKP’nin ordu tarafından ikinci sıkıştırılma hamlesi, 2007’de ordunun Kuzey Irak’a düzenlediği operasyon sürecinde olmuştu. Aslında hiç bir sonuç alınmayacağı belli olan, ve yoğun milliyetçi histeriyle hayata geçirilen operasyonun amacının AKP ile Kürtleri karşı karşıya getirmek olduğu şimdi daha iyi anlaşılmaktadır. Çünkü operasyon kısa sürdüğü için ordu sonradan eleştirilmiş, ordu tarafından kullanılmaya çok müsait olan medya, bu şaşalı ama küçük operasyonu, CNN’in Körfez Savaşı’ndaki yayınlarından ilham alarak, bir uçaktan bir barakaya atılan füze görüntüsünü operasyonun tek görsel malzemesi olarak günlerce bize sunmuştu. AKP bu Kuzey Irak operasyonu doğrultusundaki sıkıştırmadan yine milliyetçi dalgaya dümen kırarak ve yelkenlerini rüzgarın geldiği yöne çevirerek; yani operasyona dair yasayı meclisten geçirerek atlattı.
Üçüncü sıkıştırma hamlesi malum, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde oldu. AKP, belki de ilk defa, tam net olmasa da orduya karşı açıktan tutum aldı. Ordu muhtırası yayınlandığı zaman AKP ivedilikle bir karşı bildiri hazırlamış, rivayete göre bildiriyi basına sunma teklifi ilkin, zamanın hükümet sözcüsü olan Abdullatif Şener’e sunulmuş ve kendisi reddettiği için, tarihin bir cilvesi olarak bildiriyi Cemil Çiçek okumuştu. Ve yine rivayete göre, Şener’in partiden tasfiyesinin sebebi, orduya karşı olan bu bildiriyi sahiplenmemesiydi. Ama bu süreçte AKP’nin tavrı orduya karşı yine tavizkar olmuş, kapılar ardında yapılan görüşmelerde Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı adayı olarak önerilmeyeceği konusunda orduya teminat verilmiştir. Ancak bir tür Cumhurbaşkanlığı referandumuna dönüşen 2007 seçimlerinde AKP beklediğinin üzerinde bir oy alınca, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı’na aday olarak gösterilmesinin önü tekrar açılmıştı.
Dolayısıyla AKP bütün bu badireleri atlatırken kendinden de çok taviz verdi ve geçmişten getirdiği farklı eğilimleri birleştirme potansiyelini giderek kaybetmeye başladı. Örneğin AKP kendi içinde Dengir Mir Mehmet Fırat ve Cemil Çiçek-Vecdi Gönül’de simgeleşen iki farklı eğilimi birleştirmişti. Bunlar: DTP dışındaki Kürt kesiminin önemli bir kısmı ve devletin statükocu eğilimleri. Ordunun dayatmaları ve AKP’nin bu dayatmalar doğrultusundaki manevraları, Dengir Mir Mehmet Fırat’ın genel başkan yardımcılığından alınması ve parti içinde statükocu eğilimin partiye hakim olmasını sağlamıştı.
İşte bütün bu verilerden hareketle, ordu içinde darbe planlayan -ya da planladığı söylenen- subayların başarısız olduğunu düşünmek yanıltıcıdır. Öyle ki, şimdiden geçmişe bakıldığında, AKP’ye yakın olduğu söylenen Hilmi Özkök’e; ya da AKP’nin 2007’deki oy artışına gizli katkı sunduğu söylenen Yaşar Büyükanıt’a AKP’yi sıkıştıracak girişimler yaptırabilecek bir güce sahiplerdi. Ve eğer AKP bu sıkıştırma hamlelerine karşı manevra yapıp hamlenin suyuna gitmeseydi muhtemelen Refah Partisi’nin başına gelen onun da başına gelecekti. 2007 seçimlerinden sonra AKP’nin elini darbe girişimine karşı güçlendiren şeylerden biri ABD desteği olabilir ama daha önemlisi, yüksek oranla seçimi kazanmasıdır. Çünkü hiç bir ordu, gücünün zirvesinde olan bir iktidara karşı çıkmayı kolay kolay göze almaz. Türkiye’de bugüne kadar yapılmış darbeler incelendiğinde, bu darbelerin her daim, itibarı erimekte olan iktidarlara karşı yapıldıkları görülür.
Darbe girişiminin başarılı olduğunun diğer bir göstergesi, AKP’nin Kürt oylarının süreç içinde azalması ve yerel seçimlerde Doğu’yla Güneydoğu’daki bazı önemli belediyeleri kaybetmesidir. Tabi burada Kürt siyaseti ile ordunun gizlice birbirini desteklediğini söylemiyoruz. Ancak, 2005 Newroz’undan başlayarak, Eğitim Sen’in anadilde eğitim konusunda tüzüğünü değiştirmesine dair işleyen süreç ve Kuzey Irak operasyonuna kadar gelişen süreçler AKP’nin milliyetçiliğe daha fazla kaymasına sebep olmuş; bu da onun Kürt kesimdeki itibarının zedelenmesine yol açmıştır. Bir yandan Kürtleri idare edeyim, öte yandan Türk milliyetçilerini idare edeyim derken aslında ikisine de tam olarak yaranamamış milliyetçiliğin yoğun olduğu Ege’deki bazı belediyeleri de kaybetmiştir.
AKP’nin farklı eğilimleri birleştirme politikası, gündelik politikaların duvarlarına çarptıkça, kendi özü olan İslami siyasete daha fazla kaymıştır. 2009’da kurulan yeni kabine, bu kendine dönüşün verisini bize fazlasıyla vermektedir. Son bir-iki yıldır yaşanan süreç budur ve gelecekte de bu yönelim devam edecek gibi gözükmektedir. Kendi özüne dönüş, aynı zamanda, oy oranı olarak da kendine dönüştür ve AKP’ye oy veren İslami siyasetin dışındakilerin başka yönelimler içine gireceklerini tahmin etmek hiç de zor değil.
YÜCEL KARADAŞ
ÖNCEKİ HABER

Birleşelim

SONRAKİ HABER

İmamın dövdüğü iddia edilen çocuk yoğun bakımda

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa