19 Mart 2010 00:00

GERÇEK

Sermayenin neoliberal sözcüleri, krizle ilgili, sermaye çevrelerine “moral”, emekçi yığınlara ise “sabır” tavsiye eden bir propaganda sürdürüyorlar.

Paylaş

Sermayenin neoliberal sözcüleri, krizle ilgili, sermaye çevrelerine “moral”, emekçi yığınlara ise “sabır” tavsiye eden bir propaganda sürdürüyorlar.
Onlara göre “Kriz artık bitti bitecek aşamasında. Biraz daha sabredilirse düzlüğe çıkılacak”!..
Ama gerçekler tersini söylüyor. Devletler, başlarından dolar, avro aktararak şirketleri rahatlattılar, ama bu sefer de devasa bütçe açıkları, devletleri iflasın eşiğine sürüklendi.
Yunanistan hükümeti, sert bir kemer sıkma politikasını devreye soktu; ama AB’nin büyükleri Almanya, Fransa gibi ülkeler, daha da sert önlemler için baskıları artırdılar. Özellikle de Almanya’da kamuoyu tipik bir “Alman tutumu”yla “tembel, yan gelip yatan Yunanlıya çalışkan Almanların paralarının verilmesine” karşı çıkıyor. AB ülkeleri, iflasın eşiğindeki Yunanistan’ı “kurtarmayacaklarını” ilan ederken, aynı zamanda daha da sıkı önlemler için bastırıyorlar.
Sorun sadece Yunanistan olsa belki de “kurtarırlar”dı! Ama Yunanistan’ın arkasında İspanya, Portekiz, İtalya (son zamanlarda İngiltere’nin de iflas kuyruğuna takılmasından endişe edildiği açıklamaları gelmeye başladı) gibi öyle istense bile kolayca kurtarılamayacak ülkeler var. Dahası, “kahin” ilan edilmiş sermaye iktisatçıları, krizin “ikinci bir dip yapma ihtimali”nden söz etmeye de başladılar. Aklı başında sermaye iktisatçıları, ilk dalganın sonuna kadar gitmesini engellemek için Hazine, merkez bankaları ve tüm diğer kaynaklardan, batan bankalar ve sanayi kurumlarına aktarılan fonların büyük bütçe açıklarına yol açtığını, bunun da yeni ve daha tehlikeli bir dalgayı hazırladığını söylüyorlar.
Öte yandan, piyasalar ve sermaye basını, yapılan dopingle ayakta duran borsaları, bankları gösterip, krizden çıkma senaryolarıyla işçileri, emekçileri oyalıyorlar.
Ama bütün bu “uyutma” ve “yatıştırma” çabalarına karşın, Yunanistan’da son 40 gün içinde üç kez genel grev yaşanırken, İngiltere başta olmak üzere Fransa, Almanya gibi ülkelerde de grevlerin nisan ve mayıs aylarında pek çok sektöre yayılacağı haberleri geliyor.
Türkiye’de durum aslında bu genel gidişattan çok farklı değil. Belki sosyal güvenlik sistemi daha zayıf olduğu için krizin faturasını üstlenen işçiler, emekçiler daha zor durumdadır; işsizlik daha ağır bir sorun olarak yaşanmaktadır. Ancak AB ülkelerinden farklı olarak, ülkemizde emek mücadelesi kendine has özellikleriyle ilerlemektedir.
Önceki gün bu köşede; bu mücadelenin izlediği seyir, dört konfederasyonun aldığı kararlar; belirlenen talepler için ilan ettiği “mücadele takvimi” değerlendirilmişti. Ve ilan edilen hedefte, 26 Mayıs 2010’da bir “genel eylem” şimdiden ilan edilmiş bulunuyor.
Elbette asıl olan, bu mücadele sürecinin başarıyla değerlendirilmesidir. Ancak şu da bir gerçektir ki; Nisan 2010’dan itibaren tekstil, metal gibi en önemli işkolları da dahil özel sektörde TİS görüşmelerinin başlayacak olması, bu takvimi daha da önemli kılmaktadır. Çünkü “genel eylem”, aynı zamanda TİS görüşmelerinin ilk raundunun da sonuçlanacağı bir takvime karşılık gelmektedir. Dolayısıyla 26 Mayıs’ın başarılı olması, bu görüşmelerin seyrini de önemli ölçüde etkileyecek, hatta belirleyecektir.
Enflasyonun iki haneli rakama çıkmış olması ve zamların giderek daha da arttığı, artacağı gözlendiğinde; emek cephesinde huzursuzluğun yaygınlaşıp derinleşmesi de kaçınılmaz olacaktır.
26 Mayıs’a giden süreç, bütün bu emek güçlerinin birleşip, ortak mücadele mevzisine girmeleri süreci olarak ele alındığı ölçüde anlamlı olacaktır. Ve süreç böyle ele alındığında, AB ülkelerindeki mücadele ile Türkiye’nin işçi sınıfı ve emekçilerin mücadelesinin eş zamanlı bir yükseliş içine girmesi olanağı da artacaktır.
TEKEL işçilerinin mücadelesinin Avrupalı emekçileri heyecanlandırması; Türkiye’nin işçilerinin, emekçilerinin bir gözleriyle Avrupa’daki emek mücadelesini izliyor olmaları, Türkiye’nin emek mücadelesinin uluslararası bir mücadelenin bileşeni olması imkanlarını da artırmaktadır.
Bu da, Türkiye’deki emek mücadelesinin, hem pratikte güçlenmesi hem de işçi sınıfı enternasyonalizminin, işçi sınıfı kültürünün yaygınlaşması açısından son derece önemlidir.
İ. Sabri Durmaz
ÖNCEKİ HABER

Kaderinize razı mı olacaksınız?

SONRAKİ HABER

Ceylanpınar'da patlama: 5 kişi yaralandı

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa