22 Mart 2010 00:00

YAŞAMA KÜLTÜRÜ

Doğru üretildiğinde mimarlık, onu okumayı bilenler için toplumun aynasıdır.Bir sanat yapıtı olan mimarlık, ürünü yalnızca tasarlayanın çabalarıyla gerçekleşemez.

Paylaş

Doğru üretildiğinde mimarlık, onu okumayı bilenler için toplumun aynasıdır.
Bir sanat yapıtı olan mimarlık, ürünü yalnızca tasarlayanın çabalarıyla gerçekleşemez. Onun yaratılışında yapım yöntemi düzeyi, parasal olanak, ama en çok kültür bilinci etkilidir.
Mimarlıkla yalan söylenemez.
Esen yele göre çalışan mimarlar, kimi yöneticiler (kral, cumhurbaşkanı, başkan, başbakan) buna kalkışsalar bile, ortaya çıkan sonuç onların doğruyu söylemediklerinin kanıtı olur çıkar.
Modern mimarlıkta 20. yüzyıl başında söylenen şudur:
“Biçim işlevi izler.”
Aslında Nâzım’ın da, Türkiye’de mimarlardan önce söylediği gibi, öz (muhteva) ile biçim birbirinden ayrılamaz ama gerçek yapıtlarda öze bakılır önce…
Mimarlık yapıtının gerçekleşme yolunun başında önce gereksinim saptanır. Demokrasinin başat olmadığı ülkelerde gereksinim saptanması gücün kimde olduğuna bağlıdır.
Bu gereksinime göre istenen yapı alanlarının, oylumların; büyüklüklerin, sayıların, birbirleriyle ilişkilerinin olanaklara uyarlı olarak belirlenmesi gelir önce… Bütün bunları ülkede ulaşılabilecek yapım yöntemine araç gereç olanaklarına uygun olarak, kültürünün bilincinde mimar tasarlar. Çözümün sonucunda bir biçim çıkar ortaya… İşte bu biçim, işlevden önce gelemez, gelmemelidir.
Anadolu’nun binlerce yıllık geçmişinde, son yıllara dek sivil mimarlık örneklerinde, bir de 20. yüzyılın ilk çeyreğinden sonra modern mimarlığın söyleminde bu böyledir: “Biçim işlevi izler.“
Osmanlı mimarlığının, Sinan’ın, onun çıraklarının döneminde böyle davranılmıştır. Ancak son dönem Osmanlı mimarlığı biçimleri öne almıştır. Hem de batıdan kopya ettiği biçimleri…
Böylece o dönemdeki üstyapımızın durumu da yansıtılmıştır bir bakıma…
Örneğin Dolmabahçe Sarayı, eninde sonunda her bakımdan ölçüleri kaçırılmış büyük bir Osmanlı evidir. Ama rüküş bir hanım gibi, sürmüş sürüştürmüş, takmış takıştırmış bir Osmanlı evi… Büyüklük taslamaktadır. Batı özentisi içindedir. Bütün bunları yoksul halkın sırtından, borçlanarak yapmaktadır üstelik.
Son dönem Osmanlı yapıları, Rönesans, Barok, Rokoko yüzey süslemelerine boğulmuştur. Yapılara, ince ayrıntılara girmeden bakıldığında, üst katmanların kültür savaşımını çoktan yitirdikleri açıkça görülür.
“Türkiye’nin yarı sömürgelikten kurtulması için neler yapalım?” diye bir düşünceye göre yapı programı saptanamamaktadır.
Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde batı kopyacılığına, oradan getirilen mimarlara tepki biçimlenmeye başlar. Örneğin Mimar Kemalettin, İstanbullulara “Bizim de mimarımız var. Onlar da Avrupalı mimarlar gibi önemli yapılar yapabilirler, onlarla yarışabilirler” dedirtmesiyle önemlidir.
Ancak o da, Mimar Vedat Tek de, geçmiş mimarlığımızın klasik döneminin süslerini, kimi mimari ögelerini, kapı-pencere biçimlerini kullanarak geçmişe özlemlerini sergilemektedirler.
CENGİZ BEKTAŞ
ÖNCEKİ HABER

İşçiler iktisadi kavramları yaşayarak öğreniyor

SONRAKİ HABER

Hindistan'daki selde ölü sayısı 136'ya çıktı

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa