Yalınkılıç’a cevabımdır

Yalınkılıç’a cevabımdır

Evrensel gazetesinde çıkan yazıma 15 Mart tarihinde Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürü Prof. Dr. M. Kemal Yalınkılıç cevap yazısı yazmış.


Evrensel gazetesinde çıkan yazıma 15 Mart tarihinde Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürü Prof. Dr. M. Kemal Yalınkılıç cevap yazısı yazmış. Cevap yazısına istinaden aşağıda yer alan açıklamaları yapmam gerekli olmuştur.
Milli Parklar Genel Müdürlüğünün, Milli Parklarımızı korumak ve buralardaki etkinliklerde yasaların uygulanmasını sağlamak başlıca görevi olduğunu düşünüyorum. Oysa milli parklar da son zamanlarda yaşananlar içimizi burkmakta. Kaz dağlarında Altıncılar, Kaçkar ve Munzur da HES’çiler, Uludağ da otelciler bu alanlarımızı talan ederken sesini duyamadığımız müdürlük yazımızda bilgi hataları olduğunu yazmış. Yazdığım yazıda milli parklar koruma alanlarını kastedilmişti, oysa verilen cevapta neredeyse ormanlarımızı da içine katıp milli park alanlarımızın oranı yüzde 5.2 sonucu çıkarılmış. “2873 sayılı, 9 Ağustos 1983 tarihli Milli Parklar Kanunu ile ülkemizin yüzde 1,07’lik bir alanına karşılık gelen toplam 839 bin 663 hektar doğal alan korunmaktadır” bu oran resmi verilerdir. Bu çıkarmaya çalışılan yasa ile buralardaki milli parkların statülerini değiştirmeye çalışıldığı aşikardır. Bu alanlarda sürekli olarak devlet görevlilerinin yetki kargaşasından söz edip yapılmak istenen yatırımların yargıdan döndüğü tarzlı şikayetlerini sürekli duymaktayız. Milli park alanlarımızı korumayla yükümlü olan bir kurumun bu yasayı savunması oldukça manidardır.
“...Korunan alanları çok geniş alanları kaplamakta olup içerisinde birçok yerleşim alanı bulunmaktadır. Korunan alan içerisinde ve yakın çevresinde yaşayan yöre halkın ihtiyaçları gözetilmeksizin yapılan koruma çalışmalarında başarılı olunamamaktadır. ‘Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Yasa Tasarısı’ ile koruma alanlarında yöre halkın ihtiyaçları da göz önünde bulundurularak bir korunan alanın içerisinde ‘mutlak koruma bölgesi’ ve ‘sınırlı kullanım bölgesi’...” Alıntıda da görüldüğü gibi, koruma alanlarımızın verilen cevapta kendi deyişleri ile “çok geniş yer kapladığından” söz edilmekte. Bu yazıdan buraları azaltmaya çalıştıkları sonucu elbette çok rahat çıkabiliyor. Bizler yöre halklarının nasıl mağdur edildiğini birçok uygulamada gördük. Ayvalık’ta, Kaz dağlarında, Bergama’da, Hasankeyf’te, Uludağ’da, şimdide Karadeniz ve Munzurlarda. Maden, enerji, su, ve turizm şirketlerinin çıkarlarına, halkın doğanın ve çevrenin çıkarları nasıl kurban edilmekte hep birlikte izliyoruz. İstihdam adı altında yapılan tüm girişimler bunun doğru olmadığını bize gösterdi. Bu çıkarılan yasa yalnızca var olan koruma yasalarına rağmen yatırımları yasal anlamda engellenen sermaye çevrelerinin önünü açmaktan başka hiçbir şey içermemekte, yalana ve demogojiye karnımız fazlasıyla doydu.
“….Alan Kılavuzluğu uygulamasının amacı net olup, koruma amacına uygun, alan ziyaretçilerini bilinçli ve doğru bir şekilde yönlendirmek üzere eğitilmiş rençperler yetiştirmektir. Böylelikle, korunan alanların en iyi şekilde tanıtılması ve olabilecek olumsuz etkilerin giderilmesi sağlanacaktır. Makalede belirtildiği üzere sertifikalı alan kılavuzları kanunun uygulayıcısı olmayıp sadece korumada bir araçtır.” Alıntıdan anladığımız bir tek şey var o da bugüne kadar yapılanlar ancak yapılacakların teminatı olduğu sonucudur. Bu yöre insanının istihdamı kandırmacasına inanmamız söz konusu bile değil. Açıklamada rençper denmiş herhalde rehber yazılacaktı. “Yöre halkının çıkarına uygun” olduğunu düşündüğünüz bir maden şirketi yatırımı ya da turizm yatırımında yatırım yapılan alanın doğal koruma alanı içinde olacağına göre bu yatırımı yöre halkımı koruyacak. Bence bu her zaman yapıldığı gibi yöre insanını yapılan yatırıma yedekleme söyleminden öte bir şey olamaz. En güzel örneği sahillerimizde yıllardır yaşanıyor. Hangi yöre insanı otellerin işgal ettiği sahillere adımını atabiliyor. Buraları kim kimden koruyor.
“…Mevcut kanunlarda, korunan alanların belirlenmesi kriterleri ile statü tanımlarının net ve yeterince anlaşılır olmaması uygulamada sorunlar yaratmaktadır. Benzer özelliklere ve kaynak değerlerine sahip alanlar farklı statülerle koruma altına alındığında statü çakışmaları vuku bulduğundan korunan alanların yönetiminde standart model ve usüller geliştirilememiştir. Bu tasarıda; korunan alan belirleme kriterleri ile statü tanımlarının net ve anlaşılır olmasının yanı sıra, statüler arasında belirgin farklılıklar oluşturularak, statülerin belirlenmesi, planlanması ve yönetimi süreçlerinde yaşanan farklı yorum ve tereddütler ortadan kaldırılmaktadır. Aynı zamanda tasarıda, koruma alanına yalnız bir statü verilmesi esası getirilmiş olup, alan yönetiminde farklı birimlerin sorumluluk sahalarına müdahale durumu da ortadan kaldırılmıştır.” Evet haklısınız koruma alanından yalnızca bir birimin sorumlu olması kanunu hazırlayanın genel amacının bu olduğu belli. Nedeni ise Başbakanımızın Davos yapacağım hayalleri kurduğu Uludağ’da otelcilerin en büyük şikayeti çok başlılık olmuştur. Uludağ’ın bir milli park olduğunu unutan turizmciler ve devlet yetkilileri burayı yıllardır turizm bakanlığına devretme çabaları içindeler. Şimdi siz bizim bu yasada yer alan statü belirleme esasını koruma alanının çıkarlarına uygun değerlendirileceğine inanmamızı bekliyorsunuz, hem de Uludağ’ı ve bir çok koruma alanını talana açmış olduğunuz bir çok örnek önümüzde dururken. Burada yapılan tek bir şey var oda koruma alanlarını daraltıp bu alanlarda yapılacak olan sermaye yatırımlarının önündeki engelleri kaldırmak amaçlanmaktadır. Gerisi lafı guzap.
“….Söz konusu yazıda da bahsi geçen ‘kamu yararı’ hususunda ise Taslak Kanun’la öngörülen yaklaşım sadece ülkemizde değil, tüm Avrupa Birliği ülkelerinde de uygulanan bir husus olup, yüksek kamu yararının söz konusu olduğu hallerde; Eğer saha üzerindeki etkilerin olumsuz bir değerlendirmesine rağmen ve alternatif çözümlerin yokluğunda bir plan veya proje, sosyal veya ekonomik tabiatlı sebepler dahil olmak üzere, her şeyi aşan kamu yararının gerektirdiği zorunlu sebeplerle uygulanmak zorundaysa, telafi edici önlemleri almak kaydıyla plan veya projenin yapılmasına izin verilme hükmü getirilmiştir.” Ayrıca makalede bahsi geçen ÇED sürecine dair yapılan eleştirinin bu Kanun kapsamında ele alınmasının gerekçesi anlaşılamamıştır. Keza ÇED süreci bu Kanun kapsamında yer almamakta ve farklı bir mevzuatla yürütülmektedir. Dolayısıyla mevcutta HES projeleri de ÇED sürecinde değerlendirilmekte olup, bu Kanun’un yürürlüğe girmesi ile birlikte korunan alanlarda planlanan HES Projeleri de yukarıda bahsi geçen Ekolojik Etki Değerlendirme kapsamında değerlendirilecektir.
Kılavuzu karga olanın burnu …tan kurtulamazmış diye bir atasözümüz var. AB’nin bizim ve doğamızın koruyucusu olamayacağını biz çoktan öğrendik. Su gözü termik santralini ülkemize getiren ve 30 yıllık kömürü de Kolombiya’dan almamız şartını koyanlar o çok sevdiğimiz AB sermayesi ve onların siyasetçileri olduğunu henüz unutmadık, tabii işbirlikçilerini de. Gerhard Schröder’in Başbakan, Yeşiller Genel Başkanı Joschka Fischer’in Dışişleri Bakanı olduğu dönemde birçok nutuklar atarak bu kirli yatırımı ülkemize bol “kazıklı” olarak sunanların hazırladığı AB kriterleri ve verdiğiniz örnekler bizi bağlamıyor. HES projelerinin ÇED sürecinden çıkarılıp, Ekolojik etki değerlendirilme kapsamına alınmış olması bizi rahatlatmıyor. ÇED raporları nasıl hazırlanacaksa EED raporları da o biçimde hazırlanmayacağını kim garanti edebilir. Siz mevcut koruma alanlarımızın statüsünü değiştirip koruma alanlarından çıkaracağınız bölgelerde artık değil EED, ÇED bile gerekmeyecek. Genel olarak yapılmak istenen şeyin, yasanın özünün bu olduğunu düşünüyoruz, hatta düşünmüyor biliyoruz.
YUSUF GÜRSUCU Türkiye Çevre Platformu Yürütme Kurulu Üyesi
www.evrensel.net