BAŞYAZI

BAŞYAZI

  • AKP Hükümeti’nin hazırladığı “Anayasa paketi” taslağını açmasıyla, gürültülü bir kapışmanın başlaması bir oldu.


    AKP Hükümeti’nin hazırladığı “Anayasa paketi” taslağını açmasıyla, gürültülü bir kapışmanın başlaması bir oldu.
    Tabiri caizse; başkentte “kılıçlar”, bu sefer Anayasa değişikliği için çekildi.
    Pazartesi sabahı hükümetin; “Anayasa Değişiklik Paketi”ni açıklamasından birkaç saat sonra toplanan Yargıtay Daire Başkanları Kurulu ve Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK), değişikliği; “Yüksek yargıyı ele geçirme hamlesi”, “Yargı bağımsızlığını yok etme girişimi”, “Yüksek yargıyla dalga geçme paketi” olmakla suçladı. Bu iki önemli kurumun sözcüleri, “hükümetin niyeti”nden “paketin içeriği”ne kadar her şeyi, çok sert ifadelerle eleştirdiler. Hükümet, bu açıklamalardan birkaç saat sonra yüksek yargıçlara yanıt verdi. Dün de Danıştay toplandı, açıkça tutumunu ifade etti. Başbakan ise AKP Meclis Grubu’nda yaptığı konuşmada, “Gerilim istemiyoruz” dedi ama yüksek yargı organlarına ve “muhalefete” esti yağdı!
    CHP ve MHP de, pakete “hayır” diyeceklerini açıklayarak; hükümeti şiddetli bir biçimde eleştirdi.
    Kısacası, paketin açıklanmasından hemen sonra oluşan siyasi ortamı; muhalefet partilerinin yanı sıra her düzeyde yargı kurumu ile eski statükoya karşı ama “yeni statükoyu oluşturmak” için hamle üstüne hamle yapan AKP Hükümeti ve “liberal, muhafazakar” güç odakları arasındaki gerilimin hızla artmasının belirleyeceğini söylemek, artık yeni bir şey söylememektir. Ancak bu gerilimde amaç; hükümet, “Elimizden gelen her imkanı kullanarak uzlaşma arayacağız” ikiyüzlülüğünü sürdürse de, gerçekte tarafların birbirini ikna etmesi, böyle bir niyetlerinin olması söz konusu değil. Dahası; onlar için gerçeklerin emekçiler tarafından bilinmesi değil bilinmemesi, kafa karışıklığı içine sürüklenmesi önemlidir. Siyasi ortamın geriliminin şiddeti ne kadar fazla olursa, yığınları bölme o kadar gerçekle bağlantısız olacaktır. Çünkü onlar için ana ilke, çıkarlarıdır ve ne hukuk, ne yargı bağımsızlığı, ne millet iradesi, hatta ne de statükonun bozulup bozulmaması umurlarındadır. Bu yüzden, bu karşılıklı atışmalarla artırılan gerilimde amaçları; geniş emekçi kitleleri yedeklemek, önce referandumda sonra da genel seçimde bu yedekledikleri kesimlerin desteğini almaktır.
    Yapılmak istenen şudur:
    AKP ve arkasındaki güçler, “Ya bizim paketimizi savunursunuz ya da 12 Eylül Anayasası’nı” dayatmasını yaparken; CHP, MHP, yüksek yargı organları ve yandaşı statüko savunucuları, “Ya statükonun yanındasın ya da AKP’nin” diyeceklerdir.
    Elbette Türkiye’nin demokrasi güçleri için asıl olan, bu oyunun bozulması; emekçilerin, statükonun ya da AKP önderliğinde kurulmak istenen yeni statükonun dolgu maddesi olmasının önlenmesidir. Bunun için gerekli olan da; emekçi sınıfların ileri kesimlerinin, özgürlük isteyen Kürtlerin, inanç özgürlüğü ve gerçek bir laisizm isteyen Alevilerin, ilerici demokrat parti ve çevrelerin, demokrasi cephesinde birleşmeleri; kendi taleplerinde ısrarlarını sürdürmeleridir.
    Burada demokrasi güçlerinin başlıca dayanakları ise; 1-) Hükümetin getirdiği değişiklik paketinin, gerçekte halkın taleplerini karşılamaktan uzak; tamamen AKP’nin kendi iktidarını pekiştirmek için hazırlanmış olduğu, 2-) AKP ve sermaye muhalefeti arasındaki çatışmanın, halkla bir ilgisi olmadığı gerçeğidir.
    Kuşkusuz ki, burada AKP’nin iki önemli şansı vardır. Bunlardan birincisi, 12 Eylül Anayasası’nın “kötü ünü”dür ve bu anayasayı değiştirmek isteyen herkes, bir adım öne geçmektedir. AKP’nin ikinci önemli şansı da, karşısında MHP ve CHP gibi bir muhalefetin olmasıdır ve statükoyu savunan bu partilerin, hükümeti sıkıştıracak karşı hamleler yapmak yerine 12 Eylül Anayasası’nı savunmayı kendileri için başlıca görev kabul etmeleridir. Bu da, Türkiye’nin demokrasi güçlerinin görev ve sorumluluklarını, bu oyunun bozulmasındaki rollerinin önemini artırmaktadır.
    Paketin içeriğinin antidemokratik karakterine ilişkin tartışmayı da, elbette önümüzdeki günlerde sürdüreceğiz.
    İHSAN ÇARALAN
    www.evrensel.net