GÖZLEMEVİ

GÖZLEMEVİ

  • İstanbul Devlet Tiyatrosu yapımı “Profesyonel”, bir gizli polisin sürprizlerle dolu öyküsü…


    İstanbul Devlet Tiyatrosu yapımı “Profesyonel”, bir gizli polisin sürprizlerle dolu öyküsü… Ünlü Sırp Yazar Duşan Kovaçeviç (1948), Yugoslavya’daki büyük dönüşümden önceki ve sonraki toplumsal-politik yaşamı, bir entelektüelin yaşam öyküsü içinde, kara-komedi türünde ve kendine özgü ironik biçemiyle anlatmakta. Oyunun konusunu kısaca şöyle özetlemem olası: Kırk yaşlarında (yazılı metinde kırk beş, Mitos Boyut Tiyatro Yayınları-Mart 2005/Sayfa 25) iki kitabı yayımlanmış bir edebiyat adamı olan Teodor Teya Kray (Yetkin Dikinciler), bir yayınevine genel yayın yönetmeni olarak yeni atanmıştır. Oyun başladığında, telefonla kendisini sürekli arayarak kitabının niçin reddedildiğini soran bir yazarla konuşur. Bu yazarla konuşmaları, giderek sert bir tartışmaya dönüşecektir. Aralarında bir flört başlangıcı olduğunu sezdiğimiz sekreteri Marta (Gülen Çehreli) ise Teodor’a kendisiyle görüşmek isteyen biri olduğunu söyler. Teodor’un atlatma çabaları boşunadır ve bir elinde kocaman bir bavul, diğerinde evrak çantasıyla çıkagelen, son derece garip bir kişiliği olan adam, Teodor ile ilgili; çocukken annesinin kendisini Teya diye çağırmasından akrabaları ile ilgili özeline kadar, pek çok şey anlatmaya başlayacaktır.
    Luka Laban (Bülent Emin Yarar) adındaki bu adam, esasında eski rejim tarafından Teodor’un peşine takılan gizli polisten başkası değildir. Yıllar boyunca onun söylediği her sözü, anlattığı her olayı ses bandına kaydetmiş, sonra bunları yazıya dökmüş ve polise teslim ederken de bir suretini kendisine saklamıştır. Yıllar boyu Teodor’u ve dolayısıyla onun entelektüel arkadaşlarını izleye izleye, Luka da edebiyat ve politika alanında büyük “merhale” kaydetmiştir. Luka’nın yanında getirdiği bavul açılır ve içindeki, her biri ayrı bir öyküye sahip nesneler tek tek elden geçirilir. Öykü, giderek Teodor ve Luka’nın üzerinden, hem bir dönemin siyasal yaşamına hem de karakterlerin özel yaşamı üzerinden evrensel insani sorunlara ışık tutacaktır.
    Oyunu izlerken de, eve gelip yazılı metni (adı geçen eser) yeniden okurken de zaman tünelinde yıllar öncesine gittim. Galiba 1962 idi, benim de peşime bir polis takılmıştı. Günlerce beraber gezdik onunla. Yani ben önde, o arkada ya da evimin karşısında veya komşunun kapısında… Sonrasında yağmurlu bir gün, kendimi (bilerek ve isteyerek) Bebek sırtlarına vurdum. Doğal olarak o da peşimde… Bir saat kadar sonra iliklerimize kadar ıslandık. Bir ara beni durdurdu; “Nereye gidiyorsun yahu” diye sordu. “Hiiiç, dolaşıyorum” dedim. “Ya, bırak Allah aşkına” dedi. Bebek’ten döndük, Emirgan’da çaylarımızı birlikte ve keyifle höpürdettik.
    Nereden nereye!.. “Profesyonel”i izlerken bu anekdot aklıma düştü. Ha, bir de Luka; “Beni zorladıklarından daha çok kötülük etmedim kimseye (age Sayfa 50)” dediğinde, Bumin Yamanoğlu’nu anımsadım. 27 Nisan 1960 günü İstanbul Üniversitesi bahçesinde Atatürk heykeli önünde saygı duruşu yapmak isteyen 200 kadar üniversite öğrencisi, saat 13.20’de, sıra halinde heykelin önüne geldikleri zaman, bir öğrenci, emniyet yetkililerine; Atatürk’ün anısına bir dakikalık saygı duruşundan sonra İstiklal Marşı’nı söyleyip, sakin bir şekilde dağılacaklarını söylüyordu. Bu sırada bir üniversite öğrencisi, bahçede “irticaı kınama” gösterisi yapan iki yüz kişilik öğrenci topluluğuna, “İrtica var mı ki? Neyi kınıyorsunuz?” diye laf atıyor ve gösteri yapanlar tarafından yuhalanıyordu. Heyhat!.. Üniversite binasının kapıları “mutadı hilafına” memurlar tarafından kapatıldı. Çevre sivil polisler tarafından sarıldı.
    Öğrenciler saygı duruşundan sonra İstiklal Marşı’nı söyledi. Derken, dört cip ve bir kamyonetle, coplu ve gaz bombalı polisleri taşıyan polis araçları son hızla üniversitenin bahçesine girdi. Bir anda etrafı saran polisler, İstiklal Marşı söylemekte olan devrimci gençleri copla döverek dağıttı. Merkez komutanlarından Bumin Yamanoğlu, İstiklal Marşı’nı idare eden genci döverek polis cipine sokmak istedi, başaramayınca, sağ eli direksiyonda sol eli öğrencinin yakasında, sırtüstü yere düşürdüğü genci sürüklemeye başladı. Merkez komutanları Bumin Yamanoğlu, Zeki Şahin, Kemal Binatlı… Bunlar, seçimle rektör olmuş Türkiye’nin ilk öğretim görevlisi, İstanbul Üniversitesi Rektörü 62 yaşındaki Ord. Prof. Dr. Sıdık Sami Onar’ı da daha önce dövmüşlerdi. Yıllar sonra ben, şair arkadaşlarım Mehrizat Poyraz, Günel Altıntaş, Sennur Sezer, falan liselerde cezaevlerinde şiir günleri düzenlemeye başlamıştık ki, Bumin Yamanoğlu ile tanıştık. Nasıl kibardı, nasıl sevecendi anlatamam. Bir keresinde cezaevinin bahçesinde futbol maçı yaptığımızı da anımsıyorum. İri yarı bir adamdı ve bizi kırmamak, sakatlamamak için elinden geleni yapıyor, oyun gereği yere düştüğümüzde gelip kaldırıyordu. Sanki; “Beni zorladıklarından daha çok kötülük etmedim kimseye” diyordu.
    Neyse! Anılar!.. “Almayın beni koynunuza hatıralar...”
    “Profesyonel”i sahneye koyan Işıl Kasapoğlu, Kovaçeviç’in sözcüklerle, akan olay dizgesiyle yazılı metinde sağladığı “çok ritimlilik” vurgusuna olabildiğince sadık kalmış. Ritmik vurguların karşılıklı dengelenmesiyle farklı özel ritimlerin üst üste binmesini gerçekleştirmiş. Her dizge içerisine, oyunun başından itibaren ritmik çerçeveler ya da bir sonraki gelişmenin işaret noktası olan ilk anların ritminin ansal izlerini yerleştirmiş. Böylece zaman yönetiminin öznel süresini, temponun anlaşılmasını sağlamış. İki mükemmel oyuncunun oyun oynama fenomenlerini, çeşitli espaslarla patlama noktasına getirmiş. Kimi bölümlerde “mimus”a izin vermiş, çok da iyi etmiş. Ancak Luka’nın; “…konuşmalar arasındaki açıklamalara ne denirdi” sorusuna, Teodor’un; “Parantez içi (age-Sayfa 49)” yanıtından sonra, ikili “muhavere”nin “‘ne denirdi’, ‘didaskali’” şeklinde sürmesiyle ne demek istemiş, anlayamadım! “Didaskali” (ya da ‘didascalie’) sözcüğü metinde yok. Benim bildiğim “didaskali”, Antik Yunan tiyatrosunda yazarın oyun düzenini oyunculara açıklaması anlamına gelmekte. Antik Yunan tiyatrosunda koroların hazırlanması ve çalışmasına da “didaskali” dendiğini duymuşluğum var. Galiba bir de “sahne bilgisi, yan metin” tanımı yerine kullanılıyor. Didaskali?.. Parantez içi?.. Anlayamadım. Anlayamadığım gibi şu ana kadar kimseye de soramadım!
    Oyunu Sırpça aslından ve Fransızca çevirisinden Türkçeleştiren Bilge Emin-Başar Sabuncu ikilisi de, her iki dilin bütün nimetlerinden yararlanarak örnek bir çeviri ortaya koymuşlar. Nurettin Özkönü, yazarın betimlemediği mekanda seyirci ile oyuncu arasındaki bağı kuran bir genel atmosfer yaratmış. Teodor’un bürosuyla seyirci arasına ruhsal bir köprü kurmuş. Enerjiyi maddeye dönüştürmüş. Gülümser Erigür, dönemine ve karakterlere uygun kostümler düşünmüş, kişiliklere iz düşüren biçimleri ve renkleri devindirmiş. İ. Önder Arık’ın ışık tasarımı, olguların az çok usçul olarak anlaşılmasına kolaylık armağan etmiş. Anlık etkiler iyi belirginleştirilmiş. Cenap Oğuz’un müziği, eşlik niteliğini başarıyla yerine getirmiş.
    Sahne üzerinde üretici-sanatçı olduklarını bir an olsun unutmayan tiyatromuzun gözbebeklerinden Bülent Emin Yarar ve Yetkin Dikinciler, bu kere de görev aldıkları üretimi, izleyicinin aldığı hazzın bir parçası haline getiriyorlar. Bir yandan Teodor Teya Kray ile ve Luka Laban ile bütünleşmek için ciddi bir uğraş verirlerken, dış dünyanın bakışları önünde canlandırmak zorunda oldukları ve metinde sözü edilen o oyun kişileri olduklarına, kendilerini inandırmak için binlerce, ama binlerce küçük hileden başarıyla yararlanıyorlar. Oynadıkları kişiliklerin bir bütünlük, gerçek yaşamdakilere benzer bir varlık olduğuna inanıyorlar; dolayısıyla roller, kendilerinin ve seyircinin bir insan yanılsaması üretecek biçimde tamamlanıyor.
    Kovaçeviç’in “bütünüyle normal bir kaçık” olarak tanımladığı karakterde Cenap Oğuz ve Marta’da Gülen Çehreli, tiyatro etkinliğinin bilinen özelliklerinin bilincinde olarak ve oyunculuğun hızı, yoğunluğu ve doğrudanlığıyla eş değerde başarıya ulaşıyorlar. Yetkin Dikinciler, oyunculuğun bütün bileşenlerini; yani ortamı, olayı, varlığı, imgeyi ve kavramı, özel niteliklerini canlandıracak biçimde ortaya saçıyor. Teodor’u en belirgin özellikleriyle tanıtıyor, gözlerimizin önünde canlandırıyor. Teodor’un resmini, derin “ben”ine güvenerek; gizine, yaratısının somut anlarında temel aldığı deneyimlere yaslanarak yapıyor.
    Bülent Emin Yarar, kendisini kuşatan, ilişkide olduğu Luka Laban’ı, üzerindeki türlü izlenimle açığa çıkarıyor. Bu izlenimlerini seyirciye de duyuruyor, anlatıyor. Jestüellik, ses, konuşma ve yer değiştirmelerdeki ritim anlayışıyla yüceliyor. Bedenini basit bir gösterge vericisi, izleyiciye yönelik işaretler göndermek için ayarlanmış bir semafor olarak kullanmıyor. Ya ne yapıyor?.. Bülent Emin Yarar, izleyicinin belleğinde oyun sonrasında enerji, arzu yönlendirmesi, itkilerin yükselişi, yoğunluk ya da ritim olarak adlandırılabilecek etkilerle kalıyor.
    Hani Luca, Teodor’un dayısının ağzından; “Gündüze özgü bütün selamlaşmaları gündemden kaldıralım. Gün ortasında bile gece selamı verelim. Gündoğumu bizi aydınlatana kadar, böyle davranmakta direnelim (age-Sayfa 43)” diyor ya, dünya büyük, yaşam kısa be kardeşler!..
    Bize de Kovaçeviç’in önerisine kulak vermek, düşünmek ve uygulamak düşüyor: “Gelin, gündüze özgü bütün selamları gündemden kaldıralım; gün ortasında bile gece selamı verelim...”
    Yani direnelim!..
    ÜSTÜN AKMEN
    www.evrensel.net