YOLCULAR İÇİN EL AYNASI

YOLCULAR İÇİN EL AYNASI

  • Bir yolcu gördüm,


    Bir yolcu gördüm,
    Yolculukları boyunca sadece fotoğraf çekiyor, çektiklerini özenle tasnif ediyor, her bir fotoğrafı pirinç kakmalı demir bir sandığın içine yerleştiriyordu.
    Dipsiz bir kuyu gibi dolmak bilmeyen bu sandık sanki unutulması gerekenlere ayrılmış özel bir makamdı. Dikkatle koruyor, her gittiği yere saygıyla taşıyor ancak ne kendisi kapağını açıp bakıyor ne de bir başkasının içindekilere göz atmasına izin veriyordu.
    Yanılmıyorsam eğer, bu sandığa koyup unutmak için fotoğraf çekiyordu. Neyin fotoğrafını çektiği değil, fotoğraf çekerken hissettikleriydi onun için önemli olan ya da bana öyle gelmişti.
    Günlerden bir gün, bir kavşakta otururken buldum onu. Bitkin, hatta tükenmiş görünüyordu.
    Bunca zaman içinde o kadar çok karşılaştığımız halde, birlikte yolculuklar yapmış olmamıza rağmen beni tanımazlıktan geldi. Yanına oturdum, derdini sordum, konuşmadı. Bırakın konuşmayı, bir yabancıya bakan gözlerle baktı yüzüme. Sanki hafızası silinmiş, kendisinden ve yaşadıklarından hiçbir şey kalmamıştı geriye.
    Ne yapacağımı bilemediğim uzun bir süre geçti aradan. Kararsızlık cehennemin öbür adıdır ya, öyle bir ateşin içine düşmüştüm.
    Neden sonra konuşmaya başladım. Adımı söyledim, birlikte yaşadıklarımızı anlattım, nafile. Uzak bir noktaya dikilmiş gözleriyle sanki görünmeyen bir fotoğrafçıya poz verir gibi öylece duruyordu. Beni tanımasından vazgeçtim, konuşmasını bir yana bıraktım, korkarım kendisinin kim olduğundan bile haberi yoktu.
    Çantamda, yıllar önce bana hediye ettiği bir fotoğraf olmalıydı. Gizli gözlerin birinde buldum, çıkarıp gösterdim, bir anda bakışları değişti, şimdi tanımıştı.
    Beni kendimden değil, fotoğrafımdan tanımıştı. Adımı söyledi, konuşmaya başladı. Benimle değil ama fotoğrafımla konuşuyordu.
    “Seni son gördüğümde,” dedi “Ağır adımlar atıyor, bastığın yeri hissederek yavaş gidiyordun. O gün son kez çektim fotoğrafını. Çektiğim son fotoğraf da o oldu. Sen sanki o fotoğrafla birlikte geçmişimde ne varsa hepsini alıp götürdün. Ne kadar fotoğraf çektiysem hepsi, ama hepsi, geriye bir tane bile kalmadan kaybolup gitti. Şimdi neden bu hale geldiğimi öğrenmek istiyorsun. Yollarda olmak varken neden burada biçare kaldığımı merak ediyorsun…”
    Anlatmaya başladı. Kulak kesildim ama anlattıkları hiç de o kadar ilgi göstermeme deyecek önemde değildi.
    Fotoğrafları çalınmıştı. Hırsızlar, o güne kadar çektiği ne varsa hepsini demir sandıkla birlikte alıp götürmüştü. Onca fotoğraf ne işine yarardı hırsızın bilmiyorum ama o, bir kez bile dönüp bakmadığı fotoğrafların kaybolmasından öylesine etkilenmişti ki, oracıkta kalakalmış, fotoğraflarla birlikte hayatının anlamı da uçup gitmişti. Ne yaptığını, nerede olduğunu, kimliğini unutmuş, hafızasını kalınlaşan puslar arasında yok olmaya terk etmişti. Gittiği, gördüğü onca yer, onca yolculuk tümüyle bilinmeze gömülmüştü.
    Ben de onunla birlikte sustum. Görünmeyen bir fotoğrafçıya poz verir gibi gözlerimizi boşluğa dikip öylece durduk.
    Çok geçmeden konuşmaya başladı. Şunları söyledi:
    “Bunca zaman, yolculuklarımın her anını sadece fotoğrafa kaydetmek için yaşadığımdan olsa gerek, o suretlerle birlikte, anılarım da beni terk edip gitti. Yaşadığım her şey artık kaybolmuş fotoğraflarda sürdürüyor hayatını.”
    ÖZCAN YURDALAN
    www.evrensel.net