Üniversitede sendika olur mu?

Üniversitede sendika olur mu?

Ne Anayasa, ne de bu konuyla ilgili Sendikalar Kanunu, üniversitede sendikalaşmanın önünde bir engel olmadığını açıkça belirtiyor.


Ne Anayasa, ne de bu konuyla ilgili Sendikalar Kanunu, üniversitede sendikalaşmanın önünde bir engel olmadığını açıkça belirtiyor. Ancak sekiz yıldır, Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi’nde işçilerin sendikalaşma mücadelesi kimi engellemelerle başarısız kılınıyor.
Bundan bir yıl önce Emin Alıcı’nın yerine rektörlüğe getirilen Mehmet Füzün, “eskiyi” demokrat olmamakla, sendikal mücadeleyi engellemekle, taşeronlaştırmaya hız vermekle suçlamıştı. Artık birçok şey değişecekti ve “yeni” olan yanına aldığı isimlerle de bir beklenti yaratmıştı. Eski rektör zamanında öğrencilerin üzerinden cezaları eksik etmeyenler, “yeni” ile beraber sanki o cezaları verenler kendileri değilmiş gibi, ne zaman konusu açılsa ne kadar demokrat olduklarından, üniversite de özgürlüğün öneminden dem vurup, “Peki ya cezalar ne iş?” diye sorulduğunda “Benim öğrencime kimse ceza veremez!”deyip masaların altına, kapının arkasına bakıp ceza verenleri arıyorlardı!
“Eskinin” zamanında iki defa örgütlenmeye çalışan ve hem yönetim hem de taşeron şirket tarafından “hoş karşılanmayan” işçilerin önüne çıkan “yenilerin” başhekimi, “Sendikalaşmak işçilerin hakkıdır ve bu hastanede hiç kimse işçilere sendikalaştıkları için baskı yapamaz. Ben buna izin vermem” diyerek değişim rüzgarlarını bu alanda da hissettirmişti.
“Yeniyle” başlayan değişim rüzgarı; biz öğrenciler için eskiden 25 kuruş olan öğrenci belgesine 1 lira zam yapılmasıyla, üniversite otobüslerinin öğrencilere para ile verilmesiyle, öğrenci kulüplerine olan bütçelerin kısılmasıyla, yönetimin Bologna sürecine dair canhıraş çalışmasıyla zaten bitmişti. Şimdi görüyoruz ki, üniversite çalışanları, işçiler için de çoktan bitmiş.
Sekiz yılda, iki rektör değişti, işçiler ve biz öğrenciler üzerindeki uygulamalar ve baskı değişmedi. Yapının üzerine vurulan boya farklı ama kazıyınca aynı görüntü karşımızda işte.
DEÜ Hastanesi’nin önünden geçerseniz, duvarında Atatürk’ün büyükçe bir sözünü görürsünüz: “Beni Türk Hekimlerine Emanet Ediniz.” Ama burada işçilerin en temel hakkı olan, uğruna tarihte sayısız acı bırakan sendikalaşma hakkı başhekime ve taşeron şirkete emanet edilince, yine örgütsüz ve iş güvencesiz bir yaşam insanlara dayatıldı. Anlaşılan burada egemenlik kayıtsız şartsız, işçileri tehdit etmekten sakınmayan taşeron şirketindi ve idare de bundan rahatsız değildi.
İşin en dramatik hali ise, Genel-İş 4 No’lu Şube Başkanı Erkan Karaca’nın “Bu duyarsızlık üniversite gibi bir kuruma yakışmıyor” cinsinden açıklamasıdır. Zira bir Çalışma Ekonomisi öğrencisi olarak; derslerimizde işçiyi nasıl geçerli sebeplerle işten çıkarabileceğimizi, sendikadan uzak tutabileceğimizi, alt işverenliğin (taşeronluğun) verimliliğe ve kârlılığa olan katkılarını görüyoruz. Sosyal bilimler içindeki bu duyarsızlığı ve yabancılaşmayı gördükçe başhekime de diyecek bir laf bulamıyoruz.
Ama nokta konmadı ve öğretmenlerimiz öğretmeye devam ediyor hâlâ. TEKEL, TARİŞ, Çemen Tekstil, Diyarbakır Tuğla işçileri ve mücadele içindeki diğer emekçiler hem sınıf kardeşlerine hem de biz gençlere mücadele yolunu gösteriyor. Israrımızın daim kalması dileğiyle, dostça selamlar mücadele edenlere.
İlyas Coşkun (DEÜ
Çalışma Ekonomisi ve
Endüstri İlişkileri Öğrencisi)
www.evrensel.net