‘Türkiye’de tam bir demokrasi yok’

‘Türkiye’de tam bir demokrasi yok’

Humanité gazetesinde dış haberler muhabiri olan Cezayir asıllı Fransız gazeteci Hassane Zerrouky ile Türkiye ve bölge, Avrupa Birliği gibi sorunlar üzerine konuştuk.


Humanité gazetesinde dış haberler muhabiri olan Cezayir asıllı Fransız gazeteci Hassane Zerrouky ile Türkiye ve bölge, Avrupa Birliği gibi sorunlar üzerine konuştuk. Türkiye’deki gelişmeleri yerinde görmek için Zerrouky ülkemizi ziyaret etti.

Avrupa’dan bakıldığında Türkiye nasıl görünüyor?
İktidardaki İslamcı ve muhafazakar partiye rağmen Ecevit dönemine göre Türkiye’de daha iyi yönde gelişmeler oluyor ve hareketli bir durum var. Bana göre AKP, islamcı ve şeriatı savunan bir parti değildir; “AKP’nin bu yönlü gizli bir programı var” denilmesine rağmen. Türk ve Kürt aydınlar da aynı şeyi düşünüyorlar. Avrupa’nın gözünde on yıl önce krizin, iflasın, ciddi ekonomik sorunların olduğu bir ülkeydi Türkiye. Şimdi ise liberal bir rejim olmasına rağmen ekonomi önem kazandı. GSYİH’si beş yılda iki katına çıktı. Sorunlar, eşitsizlikler yok değil, fakat bu durum rejime güç veriyor, Türkiye bölgede ekonomik anlamda önemli bir ülke oldu. G-20’de yer alması boşuna değil. Bu söylediklerim sorunların çözüldüğü anlamına gelmiyor. Ülkedeki sosyal sorunların dışında, Kürt sorunu, Kıbrıs sorunu, Ermeni meselesi acil şekilde çözüm bekleyen önemli sorunlar arasında yer alıyor. Dışarıdan bakıldığında Kürt halkına neden özerklik, kültürel, politik ve dil özgürlüğü verilmediği anlaşılmıyor. Tam anlamıyla bir demokrasisinin olduğu söylenemez. Örneğin Leyla Zana, hikayeden bir sorun nedeniyle üç yıl hapis cezasına çarptırıldı, bir sürü insan benzer nedenlerle mahkum ediliyor.

Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği sorununa nasıl bakıyorsunuz?
Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği daha çok Avrupa’dan kaynaklı bir sorundur. En çok karşı çıkan ise Fransa ve Almanya’dır, özellikle karşılar. Fakat bu karşı çıkma Türkiye’nin Hristiyan olmamasından değil, İslam ise bir bahanedir. En önemli nedenlerinden biri Türkiye’nin ekonomik gücüdür. Almanya’dan sonra nüfus olarak ikinci büyük ülkedir. Avrupa Parlamentosu ve diğer organ ve kurumları için bir sorun olarak görülüyor. Avrupa parlamentosunda solcular, yeşiller ya da diğer eğilimlerin tümü aynı çatı altında temsil edilmiyor. Türkiye’deki milletvekillerinin tümü aynı bloktaymış gibi sunuluyor. Nispi temsil var, parlamentoya tüm eğilimler seçilebilir. Yani AB kurumlarında kazanabileceği ağırlıktan, önemden çekiniliyor. Türkiye’nin dinamik bir ekonomisi var, sadece tarımsal bir ekonomi değil. AB Komisyonu’nun özelleştirme gibi istekleri var. Askerin, ordunun sanayi içindeki ağırlığı rahatsız ediyor. Deyim yerindeyse, kafaya zırhlı başlık takılmadan AB’ye girilmiyor. Sermayenin daha çok serbestleşmesini ve daha çok özelleştirme yapılmasını istiyorlar. ABD ise bazı sektörlere dokunulmamasını istiyor. F16’lar bir örnek. Askeri sermayenin dışa açılmasını istemiyor. Fakat açık şekilde dile getirmeseler de komisyon bu konuda ısrarlı. AB yargının bağımsızlığını, daha çok neoliberal açılım istiyor. Mesela tarım sektörü rekabet edebilir duruma gelirse, düşük fiyat vb. uygulamaları Fransa’yı korkutuyor. Belirtmek gerekiyor ki, bu neoliberal politikalar özellikle elektrik, gaz, bankacılık sektörü, THY gibi büyük şirketler için büyük risk anlamına geliyor; yani özellikle kamu kurumları için. AKP ise hepsini özelleştirmek istemiyor. KOBİ’ler için ise şimdilik daha az risk var.

Özellikle Sarkozy’nin üyeliğe karşı ısrarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Fransız sağı ırkçılığa, İslam ve yabancı düşmanlığı oynuyor, Sarkozy de düşmanlığına oynuyor; kendi iktidarı için aşırı sağın söylemlerine yatırım yapıyor. Tüm sağın oy oranı yüzde 48, sol çoğunlukta. Kıbrıs sorunu üyeliği tıkayan başlıca sorunlardan biridir. Derviş Eroğlu’nun zaferi sömürülüyor. Bu sorun olmasa islamı kullanmaya devam ederler. Ermeni sorununda Fransa ikiyüzlü bir tutum takınıyor, Cezayir’de yaptıklarını kabul etmiyor.

Türkiye’nin bölgedeki durumunu ve politikalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Başta Filistinliler olmak üzere Suriye, Türkiye’nin sorunların ilerlemesine katkı yapabileceğini düşünüyorlar. Filistinliler Araplardan, Suudi Arabistan, Mısır gibi ülkelerin ABD ile sıkı ilişkilerinden dolayı onlardan bir şey beklemiyor. Türkiye’ye çok güveniyorlar, girişimleri pozitif rol olarak görülüyor. İsrail ve siyonist örgütler ise bundan rahatsız. “Müslüman ülke” gibi demagojik söylemleri kullanmaya çalışıyorlar. Tükiye sınırlarında sorun görmek istemiyor, Filistin sorunu çözülerek bölgenin istikrarlı hale gelmesini istiyor. Bu ise Türk sermayesi için daha çok yatırım, daha çok dışa açılma koşullarını oluşturur. Bu stratejide ekonomik bir boyut var. Türkiye’nin önemli askeri bir gücü var, ekonomik önemi var ve bölgede bir güç olmak istiyor.
Obama bunu anladı, Filistin sorunu için onun yapamadığını Türkiye yapabilir. ABD’de İsrail yanlısı bir blok var ve her şeyi engellemeye çalışıyor. Filistin için bir çözüm olmazsa ABD önceki gibi bir güç olamaz. Filistin’den kaynaklı bir Arap sorunu olduğu için İran’a karşı diğer ülkeleri yanına alamaz. İran’a saldırırsa, yönetimler desteklese de tüm Müslümanlar buna karşı çıkar. İki yönlü bir durum var.
Araplar Ahmedinecad’ı destekledikleri için değil, onu Pakistan ve İslamcılar dışında kimse desteklemez, fakat bir tarafta Filistin sorunu varken -ki bu sorun çözülse de müslüman halklar İran’a saldırıyı kabul etmez. Kapitalist batının yoksullara karşı savaşı olarak görülmektedir. İran’da Musavi veya diğer ılımlılar iktidara gelseler bile fark etmez, nükleer konuda bir mutabakat var. Hatemi ile nükleer faaliyet daha çok hız kazandı. Ahmedinecad milliyetçi söylemleri kullanıyor. Fas, Cezayir, Lübnan ve bölgedeki diğer ülkelere gittim “İsrail’in var, Müslümanların nükleeri ve atom bombası neden olmasın?” deniliyor. Müslüman karşıtı bir eylem olarak görülüyor.
Türkiye’nin İran ile sınırının olduğu unutuluyor. İstesek de istemesek de İran güçlü bir ülkedir. Kimse kendi sınırında savaş istemez. Türkiye hükümeti de böyle bir durumdan endişe duyuyor. NIE’ye (National Intelligence Estimates) göre İran halkı atom bombası istemiyor. 2007 sonu raporu şöyle; İran’ın bombayı elde edeceğine inanmıyor. Askeri amaçlar için araştırmaların durdurulduğu belirtiliyor. CIA ise İran’ın atom bombasını kullanabilmesi için 20 yıl daha gerektiğini söylüyor. Türkiye de bunu biliyordur. Erdoğan da Paris’te IEA’nın (Internation Energy Agency) raporuna aftta bulundu. İran’ın nükleer silah elde etmesinin bir olasılık olduğunu, fakat Fransa, Almanya, İngiltere ve ABD’nin bunun delilini hiç sağlamadığını ifade etti. İran’ın büyük bir ekonomik ve askeri bölgesel güç olarak İsrail’in üstesinden gelmesinden çekiniyorlar. İsrail’deki gürültü patırtı bundan dolayıdır, bunun için savaş istiyorlar, zaman kazanmak ve Filistin sorununu zamana yaymak... Irak savaşı sonucu bu sorun 10 yıl ertelendi, böyle bir durumda 20 yıl daha ertelenecektir. İsrail lobisi Fransa’da da etkili, Sarkozy’nin taviz vermez tutumu bu lobiyi desteklemesindendir. Netanyahu Paris’te hep bu sorunu dile getiriyor. Fakat Fransız halkı ise İran’a savaş açılmasına karşı çıkıyor, “Sömürgeciliğe karşıyız” diyor. Fransız halkı Gazze savaşını destekledi, halkın büyük çoğunluğu Filistinlileri destekliyor. Medyanın çoğu İsrail lobisin elinde olmasına rağmen halkın tutumu değişmiyor, Doğu Kudüs’ün başkent olmasını istiyor. Siyasi anlamda Filistinliler Fransa’da kazanmış durumda.
(İstanbul/EVRENSEL)

TÜRKİYE MODEL OLARAK GÖRÜLÜYOR
Türkiye’nin bölgedeki görüşme trafiğini nasıl değerlendiriyorsunuz?

İslamın tekelini iki ülke elinde tutmaya çalışıyor; bunlar Humeyni’nin devrimci, halkçı ülkesi ile Arabistan’dır (parasıyla destekliyordu İslamcı hareketleri). Arap dünyasında sol hareketler, Lübnan hariç Sudan, Suriye, Ürdün, Cezayir, Irak başta olmak üzere ‘80’li yıllardan itibaren gerilemeye başladı, Mısır’da da Nasır’ın ölümünden sonra. Araplar içerisinde örneğin Che gibi devrimcilerin yerini Humeyni ve Ben Laden aldı. Suudi Arabistan, Arap ülkelerinde batı demokrasisi bile istemiyor. Bu onun rejimin sonu olur. En çok Kuveyt ve Birleşik Emirlikler’deki gibi bir durum istiyor, yani kadınların yüzü açık. Tabii ABD’nin desteğiyle. Mesala Cezayir’de bir kesim Suudi Arabistan’ı bir kesim de İran’ı destekliyor. Bir kesim de İslam devletini bir çıkmaz; eski bir komünistin deyimiyle, “dönüşü olmayan bir gidiş” olarak değerlendiriyor. AKP üçüncü yol ise. Ortadoğu’da Mısır, Suriye, Ürdün’de İslamcıların arasında en iyi örnek, model olarak Türkiye görülüyor. Şeriatı dayatmayan, seçimle gelen bir parti, aynı zamanda Müslüman. Erdoğan akıllı davranıyor. Suudi Arabistan, Türkiye’nin rolünü kötü olarak görüyor. Bölgedeki etkisi rahatsız ediyor. Bazıları ‘AKP’ye oy verin, eğer İslam böyleyse. Barlar, eğlence yerleri vs. açık’ diyor. Dışarıdaki algı böyledir. ‘Laiklik sürüyor iktidarda olmasına rağmen’ deniliyor. AKP’nin iktidara gelişini Cezayir’de silahla kutladılar.


OBAMA, İRAN’A KARŞI SAVAŞTAN DEĞİL, YAPTIRIMDAN YANA

Obama’nın İran’a ve bölgeye yaklaşımını nasıl buluyorsunuz?

Obama savaşı istemiyor, İran’a karşı yaptırımlardan yana. Irak savaşından ders aldı. Büyük kayıplar verdi birçok açıdan. Ekonomist Joseph Stiglitz, Irak savaşı için 2 trilyon dolar para harcandığını söylüyor, 4 bin 500 asker öldü, 40 binden fazla sakat asker; hem de ciddi sakatlıklar. Çok önemli tank, uçak, helikopter vb. zayiatı. Vietnam ve 2. Dünya Savaşı’ndaki bombalardan fazla bomba atıldı. Bunlar ABD’nin resmi rakamlarıdır. 140 bin asker var orada; 2 bin zırhlı, iki bin uçak, nerdeyse tüm ordu orada. Irak’ta 120 askeri üssü var, küçük bir ülke olmasına rağmen. Afganistan’daki savaşı da kazanamaz, Talibanlar giderek güçleniyor, bataklık tam anlamıyla. Bush gibi her cephede olamaz. Afganistan, Irak, İran. Sarkozy mi küçük ordusuyla, 4-5 tane uçak, 500 askerle yükü karşılayacak? Bedelini ABD öder, fakat parasal olarak imkanı yok, istemediğinden değil. Obama, Sarkozy’yi de bundan dolayı sevmiyor sanırım. Obama onurlu şekilde çıkmak istiyor Irak’tan. Bu nedenle Filistin’i çözüp bazı Müslüman ülkelerin desteğini almak istiyor. Yani tekrar etmek gerekirse; İsrail Türkiye için bir engel, Erdoğan da kamuoyunun tepkisini hesaba katıyor.
İran konusunda bana göre bir uzlaşma yolu bulabilir. Üstelik Çin de karşı askeri müdahaleye, Rusların ise tutumu tam net değil. Rusya eski güce kavuşmak istiyor, engellenemez. Kendi sınırlarında NATO gücü istemiyor, kalkan sorununda olduğu gibi karşı çıktı. İran’a bombalar ancak Afrika’dan gider. Polonya, Çek Cumhuriyeti gibi ülkelerden geçip İran’a gidecek lafları tam bir masaldır. Not olarak hatırlatmak isterim ki, Çek Komünist Partisi kalkana karşı çok mücadele verdi. “1968’de Rusya ile sorun yaşadık, komşularımızla artık barış içerisinde yaşamak istiyoruz. Bombalarınızı başka yere yerleştirin” dedi halk.
Sinan İmrek
www.evrensel.net