Fotoğraf: Evrensel

UZUN MESAFE

  • Organ nakli bizde daha ziyade bir seferberlik ruhu ile ele alınıyor. Sık sık basın organları organ bağışı konusunda...


    Organ nakli bizde daha ziyade bir seferberlik ruhu ile ele alınıyor. Sık sık basın organları organ bağışı konusunda haberleri manşete taşıyor, afiş ve ilanlar hastane duvarlarından inmiyor. Ama her seferberlik aynı zamanda gözden ırak tutar kimi gerçeklikleri. Ne dersiniz?
    Yakın zamana kadar organ nakli için sıra bekleyen hastalar haber konusu iken artık organ naklini istemeyen hastalar gündeme düşmeye başladı. Sanırım kafanız karışmıştır. Sebebi ise çok basit: “Yoksulluk”
    Diyeceksiniz ki bizim bildiğimiz yoksullar para ile böbreklerini satarken hatırlanırdı şimdi ise tersi bir durumdan bahsediyorsunuz. Yine SSK döneminde özellikle böbrek yetmezliği gelişen yoksullar bir çırpıda sigortalı hale gelir; hem gerekiyorsa diyaliz hem de organ naklini sosyal güvenlik şemsiyesi altında hallederlerdi. Bir anlamda özellikle iki binli yılların öncesinde toplum SSK’yı yeşil kart niyetine kullanırdı. Peki şimdi ne değişti?
    Değişen sağlık ve sosyal güvenlik alanında yaşadığımız piyasalaşmadan başka bir şey değil aslında. Giderek bir lütuf devletine dönüşüyoruz. Önceki yazılarımda da değindiğim toplumdaki özürlü olma telaşı da aynı eksende ele alınmalı. Sırf ufak tefek sosyal haklardan yararlanabilmek adına hastanelere akın eden, olmayan hastalıkları için poliklinik kapılarında dua eden, beş puan açığım var bunun kılıfı yok mu diye araya hatır sokmaya çalışan ülkemiz insanları yoksulluğun resmini çiziyorlar aslında.
    Kim hasta olmak ister ki sorusu giderek cevabını buluyor. Ve bir anlamda yoksulluk hasta eder sözü yoksullar hasta kalmaya sığınıyor cümlesi ile buluşuyor günümüzün piyasacı sağlık, sosyal güvenlik ortamında. Nasıl mı?
    Yakın zamanda Uludağ Üniversitesi Organ ve Doku Nakli Koordinatörü’nün bir tespiti düşmüştü haberlere. Diyordu ki Dr. Salih Gülten “Ülkede 50 bini aşkın böbrek yetmezliği olan hasta var ama nakil isteyenlerin sayısı sadece 16 bin civarında”. Sonrasında bir soru yöneltiyordu hepimize. “Nakil isteyenlerin sayısı 16 bin, peki nerede geriye kalan 34 bin hasta?”
    Evet nerede bu iyileşmek istemeyen, organ naklinden kaçan 34 bin hasta? Evet, sanırım fark ettiniz; her üç hastadan ikisi artık organ nakli istemiyor Ak Partili sağlık anlayışında. Onlar belki sizsiniz, belki bir yakınınız ya da çok sevdiğiniz bir arkadaşınız. Ne acı? Organ naklini reddetmek aynı zamanda beklenen yaşam süresinin kısalması demek.
    Onlar keyiflerinden veya ameliyat korkusundan kaçmıyorlar organ naklinden. Yoksulluk bellerini büküyorken emekli maaşlarından olmamak adına tercih ediyorlar bu sağlıksızlığı. Dr. Gülten bakın ne diyor: “Organları çalışamaz durumda olup malulen emekliye ayrılan hastaların çoğu, emekli maaşını kaybetmemek için organ nakli istemiyor. Diyaliz makinesine bağlı olarak yaşamını sürdürmeyi tercih ediyor.”
    Şimdi iki soruya birlikte yanıt arayalım?
    - Yıllarca diyaliz makinesine bağlı yaşamış, sonrasında organ nakli olmuş birisine bu ülkede kim iş verir?
    - İşsizlerinin sayısı milyonları aşmış bir ülkede organ nakli olmuş birisinin iş bulma şansı var mıdır?
    Evet, SGK eğer hastalar organ nakli olursa malulen emeklilik maaşlarını kesiyor. Oysa bırakalım geçim kaygısını nakil sonrası kullanılan son derece pahalı ilaçları temin etmek emeklilik hakkı iptal edilmiş, yani sağlık karnesi elinden alınmış birisi için imkansız gibi bir şey.
    Ne diyelim; sağlıktaki sağlıksız dönüşümde sonumuz hayrola!
    Sağlıcakla kalın.

    ...

    Hayata veremle bağlanmak: Yoksulluk

    Organ yetmezliği olan hastaların emeklilik maaşı ve sağlık karnelerini kaybetmemek adına organ naklini reddetmeleri bana geçmişin dirençli verem hastalarını hatırlattı.
    Asistanlık yıllarımda göğüs hastalıkları rotasyonumu İzmir Tepecik’teki Devlet Göğüs Hastalıkları Hastanesi’nde yapmıştım. Kimi hastalar kadrolu gibiydiler. Vizitte tıbbi öyküleri anlatılırken yeni bir asistan varsa bu hastaları uzun uzun anlatır, kıdemliler ise bir çırpıda geçerlerdi. Onlar tedaviye dirençli vakalar olarak kayıtlara düşse de gerçekte hayatta kalabilmek için tüberküloza yani verem hastalığına sığınan hastalardı gerçekte.
    Bu hastalara yazın yani sıcak havalarda rastlayamazdınız. Onlar kentin evsizleriydi ve yaz onlara doğayı ev olarak sunardı. İzmirliler belki de onları fuarın ünlü yıllarında Basmane Meydanı ya da Kültürpark içinde banklara sığınmış insanlar olarak hatırlıyorlardır.
    Ama o yıllarda sağlık ve sosyal güvenlik algısı henüz piyasalaşmamıştı. İlaçlarını sırf hayatta kalabilmek adına bilinçli olarak almamak yani tedaviye dirençli hale gelmek onlar için kışın soğuğunda bir hastane odasında sıcak bir yuva ve yemek yani hayatta kalabilmek anlamına geliyordu. Yani onlar ölümün kıyısında hayatla randevuyu vereme bağlamışlardı. Onlar yoksulluğun, evsizliğin etiğini bulaştırıcılık bağlamında burjuvazinin gözünden kaçıranlardı.
    Şimdilerde ise onlara ilgili hastanelerde artık rastlayamazsınız. Performansa dayalı hastane işletmeciliği para getirmeyen hastalıkları neredeyse defterinden sildi. Ve gün geçmiyor ki bir göğüs hastalıkları hastanesi daha kapatılmasın. Aynen lepra yani cüzam hastanesinin kapatılması gibi.
    DR.ZEKİ GÜL
    www.evrensel.net