BAŞYAZI

  • Geçtiğimiz pazartesi günü, son 50 yılın Türkiye’sinin politik yaşamında her dönemde önemli bir yere sahip olmuş, ‘60’lı ve ‘70’li yılların genç devrimcilerinin “İlhan abisi”ni; İlhan Selçuk’u kaybettik!


    Geçtiğimiz pazartesi günü, son 50 yılın Türkiye’sinin politik yaşamında her dönemde önemli bir yere sahip olmuş, ‘60’lı ve ‘70’li yılların genç devrimcilerinin “İlhan abisi”ni; İlhan Selçuk’u kaybettik!
    İlhan Selçuk, geçtiğimiz 50 yıl boyunca, sevenlerinin de sevmeyenlerinin de ne dediğine, ne yazdığına bakma ihtiyacı duydukları bilge bir yazar, gazeteci ve politikacı olmuştur.
    Onu özgün yapan, gazeteciliğe başladığı yıllardan başlayarak, dönemin çalkantılı siyasi olayları içinde yer alması; gazeteciliği aşan bir tutumla, dönemin “uç” siyasal olayları içinde olmaktan geri durmayan bir gözü karalıkla davranmış olmasıdır.
    Onun bu tutumu, onu, 1960’lı yıllarda politikaya atılan genç devrimcilerin ve sonraki birkaç kuşağın “İlhan abisi” yapmıştır. Ve fraksiyonculuğun onca etkili olduğu bir dönemde İlhan Selçuk, ‘60’ların, ‘70’lerin o kargaşalı döneminde, birbiriyle çatışan “sol” ve “sosyalist” çevrelerin hemen tümü tarafından sevilip sayılmış; “sözüne itibar edilen” bir konumda olmuştur.
    Bunda elbette onun kişisel dik duruşu, örneğin 12 Mart’ta işkence görmesine karşın dönemin kimi “militan gazeteci ve yazarları” gibi geri adım atmadan, inançlarını savunmaya devam etmesi önemli olmuştur.
    İlhan Selçuk’un yaşamı boyunca politik kimliğini belirleyen, “Kemalizmle ‘sosyalizmi’ uzlaştırma” çizgisinde hareket etmesi olmuştur. Başlangıçta daha çok Kemalist, biraz da “sosyalist” gözüken “Yön-Devrim” hareketi içinde giderek öne çıkan İlhan Selçuk, kimi “eski tüfek sosyalistler” tarafından da savunulan “asker-sivil-aydın zümre önderliğinde bir devrim” stratejisinin mimarlığını değilse de, bayraktarlığını yapmıştır. Bu eski teze İlhan Selçuk ve arkadaşlarının katkısı, “Kemalizmin sosyalizmle çelişmediği” iddiasını eklemek olmuştur!
    O günlerde, işçilerin en ileri kesimleri ve gençlik içinde sosyalist fikirlerin hızla yayıldığı, özellikle de gençlik içinde Kemalizmin popülaritesinin yüksekliği göz önüne alındığında, bu iddianın öneminin yanı sıra Yön-Devrim çizgisinin, gençlerin gözünde itibarlı bir yere konmasının nedeni de anlaşılmaktadır.
    Gerekçeler çoğaltılabilir ama Doğan Avcıoğlu’nun ideolojik önderliğinde hareket eden ve İlhan Selçuk’un da giderek öne çıktığı ekip, askerlerin AP Hükümeti’ni devirerek “asker-sivil aydın zümre” dedikleri “zinde güçlerin” iktidara geleceği bir “devrim” düşlüyordu. Kemalist, Kuvayı Milliye geleneğine bağlı askeri bir darbeyle AP Hükümeti’ni devirerek devrim programını uygulayacak bir hükümeti işbaşına getirecekti. (9 Mart 1971 cuntasının böyle bir eylemi başaracağı düşünülmüştü.)
    Önce 12 Mart 1971, sonra da 12 Eylül 1980 darbeleri, bu tezin artık geçersiz olduğunu açıkça gösterdiyse de; İlhan Selçuk, belki ordu konusunda yanıldığını bir miktar kabul etmiş olarak çizgisini hep korudu.
    Bu açıdan bakıldığında İlhan Selçuk, yaşamı boyunca Kemalizmle “sosyalizmi” uzlaştırma (giderek daha az sosyalist, daha çok Kemalist ögeleri kullansa da) çizgisinde ilerledi. Bu açıdan bakıldığında, kendi çağdaşlarından farklı olarak İlhan Selçuk’un bir tutarlılık örneği sergilediğini de kabul etmek gerekir.
    Ve yine ‘90’ların ilk yarısındaki yıllara kadar, bu çizgiden İlhan Selçuk; genel olarak cumhuriyetin kurduğu statükoyu savunsa da, özgürlükler ve demokrasinin geliştirilmesiyle cumhuriyet devrimlerinin sürdürülmesini uzlaştırmayı başardı. Ancak Kürt sorununun politika içinde ağırlığının artması, Kürtlerin hakları, özgürlükleri ve demokrasinin sadece Türklerin değil Kürtlerin de kendi kaderlerini tayin hakkını savunmayı gerektirdiğinin gündemin ön sıralarına çıkması; “tek dil, tek millet” gibi “teklik”lerin eleştirilmeye başlanmasıyla, İlhan Selçuk, ulusalcı-statükocu bir tutuma yöneldi. Dahası; ne yazık ki her tür özgürlük talebini bölücülük, cumhuriyete saldırı sayanların safına doğru meyletti!
    Daha önceki yıllarda gruplar, çevreler üstü bir pozisyonda özgürlükler ve demokrasi mücadelesiyle uyumlu duran “asker-sivil-aydın zümre” merkezli “üst tabaka devrimi” stratejisi anlayışı, onu devrim ve demokrasi mücadelesinin saflarından Demirel’lerin, Baykal’ların ulusalcı-statükocu hattına doğru yöneltti.
    Cumhuriyet gazetesinden mesai arkadaşı Hikmet Çetinkaya ile hastaneden yaptığı röportajlarda, aslında İlhan Selçuk’un, gerek bu statükoculuk gerekse bundan kaynaklanan “laiklik” anlayışı üstünden bir özeleştiri başlattığı izlenimi de uyandırıyordu. Belki de bununla İlhan Selçuk, 85 yaşında bir insanın, ölümle burun buruna yaşarken bile, öğrenmeye ve öğretmeye devam edebileceğini hepimize göstermek istiyordu.
    Bazı okurlarımız belki, İlhan Selçuk’un toprağa verildiği gün, arkasından onun görüşlerine yönelik eleştiri de içeren bir yazı yazmanın ne kadar doğru olacağını düşünebilir. Ama İlhan Selçuk sıradan bir kişi değildir ve sade suya tirit bir ağıt yazmak (böyle yazılar dünkü gazetelerde bolca vardı) da içtensizlik, İlhan Selçuk’un mücadeleci yaşamına bir saygısızlık olurdu!
    Evet, İlhan Selçuk’u; ülkemizin yakın tarihi içindeki önemli bir kişisini kaybettik. Ve kuşkusuz onun yazdıkları, söyledikleri, savunanlar tarafından da karşı çıkanlar tarafından da yeniden yeniden ele alınacak; İlhan Selçuk, yaşamaya devam edecektir.
    Evrensel gazetesinin çalışanları olarak ailesine sabırlar; Cumhuriyet gazetesine, dostlarına ve tüm sevenlerine başsağlığı diliyoruz.
    İHSAN ÇARALAN
    www.evrensel.net