Medya savaşları

Geçen haftanın en çok konuşulan konularından biri Başbakan Erdoğan’ın Genelkurmay Başkanı ile birlikte saldırıya uğrayan Gediktepe Karakolu’nun önündeki mevzide çekilen fotoğrafı idi.


Geçen haftanın en çok konuşulan konularından biri Başbakan Erdoğan’ın Genelkurmay Başkanı ile birlikte saldırıya uğrayan Gediktepe Karakolu’nun önündeki mevzide çekilen fotoğrafı idi.
Ben o tartışmalara girmeyeceğim; üzerinde durmak istediğim nokta o fotoğraf karesinde yer alan Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Enis Berberoğlu ile ilgili. Aynen Başbakan ve Genelkurmay Başkanı gibi mevzide çömelerek oturmuş. (Oysa kimi askerler ayakta.) Bakışlar, duruşlar her şey aynı... Adeta birbirinin kopyaları... Muhtemelen, çok insani bir refleks sonucu böyle duruyorlar.
Ama odaklandığım bu insani pozisyon alma da değil. Enis Berberoğlu’nun yerine ilişkindir.
Gazeteciler için her zaman durdukları yer önemlidir. Yer kadar zamanlama da... Örneğin bir toplumsal olayın görüntülenmesinde durduğunuz yer ve karelediğiniz an ve yaşam sahnesi, sizin bakışınızı ortaya koyar. Hürriyet’in genel yayın yönetmeninin durduğu yer ve buna ilişkin zamanlama, O’nun politik çizgisini ve sürece ilişkin bakışını ele veriyor.
Öncelikle, gazeteci olarak o tepede fotoğrafı çekilen değil o anı fotoğraflayan biri olması gerekmez miydi? Yetmiyor... Asıl yapması gereken, Başbakan ve Genelkurmay Başkanı ve komutanlar gittikten sonra o gece o tepede nöbet tutan askerler içinde sabaha kadar kalması, ardından önce halkın arasında, sonra da yapabilirse PKK’liler ile bir gece geçirdikten sonra gazetesine dönüp karşı karşıya olunan gerçek tabloyu ortaya koyması gerekirdi.
Ancak böyle yaparak, 30 yıldır süren ve 40 bin insanın canına mal olan bu soruna sorumlu yaklaşmış olurdu.
Ancak öyle olmadı...
Hürriyet genel yayın yönetmeninin yer aldığı bu fotoğraf, bana Tansu Çiller döneminde askeri kıyafetler giydirilerek “cephe”ye götürülen o tarihi fotoğrafı hatırlattı.
Çok iyi hatırlıyoruz ki, o fotoğraftan geriye, Kürt coğrafyasında topyekün bir şiddet kampanyası, bin operasyonlar ve bu kampanyaya ve operasyonlara destek veren bir medya duruşu kalmıştı. O medya duruşu nedeniyledir ki, andıçlar verildi, gazeteciler ihbar edildi, aydınlar hedef gösterildi, birçok kişi kara listeye alındı, faili meçhul cinayetler gırla gitti. Kürt sorununun şiddetle çözümü için binlerce Türk genci Kürt gencinin üzerine gönderildi ve her iki taraftan da toplam 40 bin insan yaşamını yitirdi.
Sonra ne oldu?
“Kart kurt” tuzla buz oldu, yerini Kürt aldı. Kısacası Kürt’ü kabul etmek 30 bin insana mal oldu.
Korkum da o...
Bu fotoğrafın bana işaret ettiği gazetecilik anlayışı, bugünlerde yazılı ve görsel medyada tek geçerli bakış.
Barıştıran değil, savaştıran bir gazetecilik! yaklaşımı... Yugoslavya’nın parçalanması sürecinden Sırplara kurşun sıkan Türkiye gazetesi muhabirini hatırlayalım. O da sorunun bir Sırpın öldürülmesi ile gazeteciliğin daha yararlı olacağını düşünmüş ardından da eline silah alıp ateş açmıştı.
Gerçekte bir farkı yok.
Yüksek puntolarla ölen askerler yüceltiliyor. Şehitlik mertebesine yükseltiliyor. Adeta ölümleri kutsanıyor. Diğer taraftan öldürülen PKK’liler terörist olarak damgalanıp daha çok öldürülmelerini temin eden haber, yorum, analiz ve başlıklar atılıyor. Kısacası bir yandan daha çok ölüm teşvik ediliyor, bir yandan da sorunun siyasallaşmasının tehlikesine dem vuruluyor.
İnsanın kanı donuyor yaz sıcağında.
30 yılda 40 bin ocağın sönmesi ne çabuk silindi hafızalardan!
Neden barışamıyoruzu kimse cesaretle tartışmıyor. Neden savaşmıyoruz üzerinden çeneler çalınıyor.
Bu çenelerin çıkardıkları sesler adeta savaş çağrısı yapan tamtam davullarını andırıyor.
Davul, sınırdaki askerler ve Kürtlerin boynunda tokmak ise medyanın elinde...
HÜSEYİN DENİZ Gazeteci
www.evrensel.net