Fotoğraf: AA

Bir golün kaza sonucu oluşumu

Yeni dönem için yeşermeye başlayan ayaktopu alanlarımızda görmeye alıştığımız kaza gollerinin olmayacağını düşündüğüm Dünya Kupası’nda daha kötülerini hem de sıkça görünce, sıcak yaz günlerine serinlik katacağını sandığım öyküm, Güney Afrika’nın ıslak ve soğuk havasına döndü birden.


Yeni dönem için yeşermeye başlayan ayaktopu alanlarımızda görmeye alıştığımız kaza gollerinin olmayacağını düşündüğüm Dünya Kupası’nda daha kötülerini hem de sıkça görünce, sıcak yaz günlerine serinlik katacağını sandığım öyküm, Güney Afrika’nın ıslak ve soğuk havasına döndü birden. Topun kayganlığından mı, kalecilerin kaydırganlığından mı, vuvuzelanın yıldırganlığından mıdır nedir, olmayacağını düşündüğüm goller oluverdi. Öykümün konusu doğrudan bu tür goller değil de, bu gollere bakanların acı gerçeği olduğu için ve de daha önce benzeri bir adla benzeri bir yazı yazmış olmama karşın yazacağım yine de bir golün kaza sonucu oluşumunu.
Aslında çok daha önce, sıcağı sıcağına yazacaktım; ama nasıl olsa benim yazacağımı, onlarcadan çıkıp yüzlerceye ulaşan ayaktopunun her tür uzmanı görmüştür, anlamıştır diye boşvermiştim. Pazar günleri aşk üzerine de kalem oynatan Reha Muhtar’ın köşesinde okuyunca, anladım ki benim gördüğümü herkes görmemiş. Bu şaşırttı beni; hem de üzdü.
Tam anlamıyla bir kaza golü anlatacağım. Hem de öyle bir goldü ki, yengiyi ve iki dakikalık gecikmeyle birinciliği de aldı götürdü. Tam bir yıkımdı kuşkusuz. Dört büyüklerden ikisinin yaptığı son karşılaşmada olan gol Anadolu takımını birinci yapıyordu. Ve yıkımın bedelini de, yıkılan takımın başkanı pek çok kişide arıyor; ama ne kendisinde, ne oyuncularında arama gereğini duymuyordu. Öylesine yıkılmıştı.
İşte o karşılaşmada, dört büyüklerin ikisinde oynamış, son olarak da dördüncüsünde oynayan topçu, ayağına gelen topu kale alanının içine doğru ortalamak istemiş; ama dengeyi iyi sağlayamayınca becerememiş, top onun istediği yer olan kalenin önüne değil, kendi istediği yere, kalenin ta içine gitmişti. O sırada, ulusal ayaktopu takımının birinci kalecisi de topa doğru süzülme çabasında olduğu ve kalesini de karşılaşma öncesi yaptığı dua ile tanrısının korumasına bıraktığı için havada süzülme durumunda olan top, boş kalenin içine boş boş ve şaşkın yumuşak bir iniş yapmıştı. Golün rastlantısal ya da kaza sonucu olduğu öylesine belliydi ki, bu işe adı yazılan topçu bile sevinçle değil şaşkınlıkla koşuyordu nereye olduğunu bilmeden. Yüzünden çok açık okunuyordu bu…
Onca yıkımın, düş kırıklığının nedeni gol böyle oluşmuştu. Demek ki kimse görmemişti ya da okuyamamıştı topun yörüngesini ve de golü atan topçunun yüzündeki o şaşkınlığı. Demek ki, onca ayaktopu uzmanı boş boş bakmış gelip geçmekte olan topa ve o topu atan topçuya ki, Reha Muhtar’ın köşesine yansıyan açıklamayla öğrendiler acı gerçeği. Demiş ki kaza sonucu oluşan golü atan topçu: “Valla ben onu şut olarak atmamıştım… Orta yapmıştım sadece…”
İşte bu gerçeği(!) açıklıyor Reha Muhtar köşesinde. Hem de “Üzerinden çok zaman geçti, ama o gün yaşanan bazı gerçekler su yüzüne çıkmadı… Şimdi şimdi öğreniyorum, sizlere de aktarıyorum” diyerek...
Gerçekler acıdır kuşkusuz. Hele öğrenmesi uzun sürerse. Gerçeklerden açılmışken ve hazır adı da geçmişken, Reha Muhtar’ın bir gerçeğinden daha söz edeyim de konuyu çeşitlendireyim. Muhtar, yine ayaktopundan ve bir zaman yöneticilik de yaptığı kulübün ayaktopu takımından söz ederken “Her bir maçta 11 Beşiktaş futbolcusunu soyunma odasına tahliye edip geri getiren…” diyerek, garip bir tahliyeden söz ediyor ve birisini tahlisiye sandalı gibi kullanıyordu. Tahlisiye sandalı görevini yapan o adam, niye getirip götürmüyordu da boşaltıyordu onca topçuyu? Ve nereden boşaltıyordu?..
Muhtar’ın zaman zaman anlaşmazlığa düştüğü, aynı gazetede çalışıyor olmalarına karşın anlaşmazlıklarını karşılıklı kahve içerek değil de, gazete köşelerinde çözmeye kalkıştığı İbrahim Seten de, sporun siyasetinden söz ederken bir garip paylaşıma değiniyordu: “…paylaşılan 1’er puandan dolayı kulüplere vermesi gereken...” İki puanlı dönemde puan paylaşıldığında birer puan alınırdı. Üç puan uygulamasında paylaşım biraz zorlaştı kuşkusuz. Birer puanı iki takım alsa da, üçüncüsü açıkta kalıyordu. Hadi onu da ayaktopu kuruluşuna verelim ve üç puan eşit biçimde üçe pay edilmiş olsun. Yani Seten’in dediği gibi paylaşılan 1’er puan değil üç puandır. 1’er puan ise alınandır. Alınan da paydır, paylaşılan değildir. Bir de birer puan paylaşılmaya kalkılırsa vay geldi takımların başına!
Bunlar da kaza sonucu oluşumlarsa öttür dur vuvuzelayı artık ya da kaynana zırıltısını ve şunu ve bunu…
Görüldüğü gibi her şey kaza sonucu olmuyor bu ülkede. On yedi yıl öncesinin 2 Temmuz’unda Sivas’ta onca insanın yakılmasında olduğu gibi…
Üstün Yıldırım
www.evrensel.net