GÖZLEM

  • Sermaye, işçi sınıfına ve emeğe yönelik saldırılarında her geçen gün daha fazla cesaretleniyor.


    Sermaye, işçi sınıfına ve emeğe yönelik saldırılarında her geçen gün daha fazla cesaretleniyor. Üstelik bu cesaretinde belirleyici olan, kendine duyduğu güvenden çok, emek cephesindeki rehavet havası.
    Ücret zamlarının uzun zamandır fiilen durdurulmuş olması, ‘kriz bahanesiyle’ ücretlerin düşürülmesi, iş güvencesinin kaldırılmasına yönelik olarak gündeme gelen düzenlemeler, zaten sınırlı olan sosyal haklara bile göz dikilmesi, yasal sendikalaşma hakkını kullanmak isteyen işçilerin devletin polisi tarafından ‘yasa dışı’ olarak engellenmesi vb. gelişmeler, sermaye ve onun sözcüsü hükümetin bir süredir ‘Krizi fırsata çevirmek’ adına hayata geçirdiği adımlarda ne kadar kararlı olduğunu gösteriyor.
    Bu sonuçların ortaya çıkmasına neden olan ve emek cephesinden güçlü bir karşı koyuşu engelleyen çok çeşitli nedenler var. Dönem dönem canlansa da uzunca bir süredir emek hareketinin içine girdiği durgunluk, işsizlik başta olmak üzere malum nedenlerle işçiler ve sendikaları arasındaki rekabetin sürekli körüklenmesi ve özellikle ülke siyasetinde son dönemde meydana gelen gelişmeler, emekçileri ve emek mücadelesini olumsuz etkilemeye devam ediyor.
    Patronlar ve patron örgütleri kendi gelecekleri için sürekli bir araya gelip, nasıl bir gelecek istediklerinin hesaplarını yaparken, hükümeti sürekli olarak kendi çıkarları doğrultusunda bir şeyler yapması için köşeye sıkıştırmaya çalışıyorlar. Sendikaların büyük bölümü ise, en temel meselelerde bile çoğu zaman yazılı basın açıklaması yapmaktan başka bir şey yapmıyor. Emekçiler açısından önemli yasal değişikliklerin gündemde olduğu bugünlerde emek cephesine resmen bir ‘yaz rehaveti’ çökmüş durumda. Hatta kimi sendika ve sendika yöneticilerinin anlaşılması güç bir rahatlık içinde olması inanılır gibi değil.
    Sermaye sınıfı, kendi sınıf çıkarları için emekçilerin haklarını her geçen gün daha nasıl azaltırım diye hesaplar yaparken, bunun için gece-gündüz, yaz-kış demeden hazırlıklar yapıp, girişimlerde bulunurken, “yaz dönemi” ya da “tatil” gibi abuk sabuk gerekçeler ileri sürmüyor. Ya da saldırılarını hayata geçirmek için “Şimdi havalar sıcak, tatil zamanı bu iş olmaz, eylül-ekim gibi havalar serinleyince harekete geçelim” gibi komik ve saçma gerekçelerle hareket etmiyorlar. Ama emin olun, böyle gerekçeler ileri süren ve yaz döneminde insanların tatil havasına girdiğini, emekçilerin geleceğini tehdit eden konularda bir şeyler yapmanın mümkün olmadığını savunacak yüzlerce sendika yöneticisi çıkar.
    Bu durum, çıkarları birbirine zıt bu iki farklı kesimin sorunlara nasıl baktıklarının ve kendi açılarından sorunların çözümüne ne kadar ciddiyetle yaklaştıklarının göstergesidir. Hatırlayalım, 1999’daki sosyal güvenlik yasası değişiklikleri ne zaman kabul edildi? Kamu emekçilerinin yıllardır uğruna mücadele ettiği ve bedeller ödediği grevli, toplusözleşmeli sendika hakkını tanımayan 4688 Sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları Kanunu ve envai çeşit esnek çalışma biçimi getiren 4857 Sayılı İş Kanunu Meclis’ten hangi tarihlerde çıktı? Dikkat edilirse emekçilerin geleceğini karartan yasal düzenlemelerin büyük bölümünün yaz aylarında yapıldığı görülecektir.
    Yıllardır özellikle sendika yöneticilerinden sıkça duyduğumuz ‘yaz rehaveti’ ifadesi, aslında sadece sendikalar ve sendikacılar için geçerli bir durumu ifade ediyor. Bugüne kadar yaşananlara bakıldığında, sermaye örgütlerinin hedeflerini emek cephesine göre çok da ciddi ele aldığı ve emeğe karşı mücadelesini sadece belli bir döneme değil, yılın on iki ayına yayarak kararlılıkla sürdürdükleri görülüyor. Aynı azim ve kararlılığı sendikalardan, emek ve meslek örgütlerinden beklerken acaba çok şey mi istemiş oluyoruz?
    ERKAN AYDOĞANOĞLU
    www.evrensel.net