MERCEK

  • Anayasa tartışmalarını ve dayatılan “yeni” ve sözde demokratik Anayasa metnini, Anayasa’nın kim tarafından, hanği ihtiyaçları karşılamak üzere ve nasıl ...


    Anayasa tartışmalarını ve dayatılan “yeni” ve sözde demokratik Anayasa metnini, Anayasa’nın kim tarafından, hanği ihtiyaçları karşılamak üzere ve nasıl yapılmak istendiği soru ve cevaplarından bağımsız ele almak abesle iştigal olur. İdeolojik-politik tutumlardan söz edenler hanği ‘cenah’ta yer alıyor olurlarsa olsunlar, ve farklı sınıfların farklı ve uzlaştırılamaz/uzlaşmaz çelişkilere de sahip olarak birbirleriyle yaşamın her alanında ilişkide oldukları gerçeğini kim inkar etmeye çalışırsa çalışsın, “yasaların Anası”nı bu ‘yenileme’ ve yeniden yapma eyleminin işçi sınıfını, kent ve kır emekçilerini, kamu çalışanı emekçileri, büyük sermayenin tahakkumü altındaki küçük üretici ve ‘girişimci’yi kapsamadığı gerçeğini-somut olgusunu ortadan kaldıramaz, gizleyemezler.
    Gerçek şu ki, bugüne dek olduğu üzere, bugünkü hükümet ve arkasında cephelenen güçlerin sahiplendikleri ve yeniledikleri Anayasa ve tüm ondan güç alan öteki yasalara ruhunu veren ve onları şekillendiren, sermayenin çıkarları; burjuva-özellikle de tekelci burjuva kesimlerin istek ve amaçları, büyük burjuvazi eliyle Türkiye’yi bağımlılık ilişkileri içinde tutan emperyalistlerin hedefleridir. Hükümet sözcüleriyle AKP’nin propaganda aygıtının gizlemeye çalıştığı her şeyden önce budur. Onlar bir koro halinde, ülke düzeyinde yalan üretme ve yayma fabrikası gibi çalışıyorlar. Milyonların gözü önünde, ülke topraklarını ve kaynaklarını uluslararası tekellere peşkeş çekmelerine karşın-bunun karşılığında nemalandılar, daha dünkü çocuk sayılan oğulları/kızları gemi, fabrika, banka-servet sahibi oldular-, ülkeye nasıl da büyük hizmetler ettiklerini ve halkın daha fazla özgür olması için savaştıklarını anlatıp duruyorlar. Anayasayı “halkla birlikte”(!), “sivil toplum kuruluşlarının görüşlerini alarak”(!) yaptıklarını; Eylül referandumuyla onanmasını istedikleri metnin “cuntalara, kontrgerillaya ve halkın iradesine ipotek koymak isteyen darbecilere karşı olduğunu”(!) bar bar bağırırlarken, akla Goobels’ten Franko’ya; Mussolini’den Ferdinand Markos’a; ikiyüzlülük ve yalana dayalı propagandada tüm ötekilere rahmet okutmuş sermaye temsilcilerini getiriyorlar. Miting kürsülerinde 12 Eylül’ün üniformalı- yaldızlı generallerinin yerini üniformasızların almasını, ve onların yüz yıllık hakimiyet savaşının taraflarından biri olarak halkı yanlarına alma taktiklerini, “demokrasinin egemen olma savaşı” olarak lanse edenler, bu Anayasa’da halkın iktisadi-sosyal ve politik bakımdan daha rahat yaşamasına hizmet edecek en küçük bir düzenlemenin dahi bulunmadığı gerçeğine perde çekme çabasındalar.
    Bu Ayanaya’da oysa ne halkın açlık ve yoksulluk sınırında yaşam mücadelesi veren 40 milyondan fazla kesiminin daha rahat koşullarda yaşamasını öngören maddeler var ne de siyasal baskı ve ayrımcılığın, ulusal inkarın ve asimilasyon faaliyetinin hedefi olan Kürt ve öteki milliyetlerin haklarını tanıma söz konusudur. Ne tüm işçi ve emekçiler için özgürce örgütlenme, söz-basın-yayım hakkı, haklarını almak ve korumak için grev, genel ve siyasal grev hakkı tanınmaktadır ne de kıdem tazminatı, kazanılmış öteki hakların korunmasını garanti etme. Ne işsizlik ve yoksulluğa karşı maddeler, ne eğitim, sağlık ve barınma hakkı ve sosyal güvenliğin herkes için temel haklardan sayılması ne de hiçkimseye düşüncelerinden ve bu düşünceler doğrultusundaki örgütlenmesi ve mücadelesinden dolayı yaptırımda bulunulmayacağına dair bir tutum ve politikası var hükümetin. Ne anadilde eğitimi garanti ediyor bu Anayasa ne de ulusal tam hak eşitliğini. Ne halka karşı suç işleyenlerden hesap sorulmasını temin ediyor ne de genel siyasal afı. Bu Anayasanın 12 Eylül Anayasasından farklı addedilen ve reklam edilen madde ve eklentilerinin halkın iradesini serbestçe ortaya koyma, talepleri ve ihtiyaçları için serbestçe ve baskı ve saldırılara uğramadan mücadele hakkını tanıma ve garanti etmesi söz konusu değildir. 12 Eylül Anayasası ve devlet sistemi ana özellikleriyle korunmaktadır. Kurumları yönetimin araçları olmaya devam etmektedir. Özel Kuvvetlere, kontra güçlere yenileri eklenmek istemektedir. Koruculuk sürüyor. Özel savaş orduları örgütleniyor. Militarizmin etki alanı ve harakat sahası daralma bir yana genişletiliyor. AKP’nin isteği, bunlara kendisi ve hükümetlerinin kumanda etmesidir. 12 Eylül cuntacılarını “yargılayacağım”(!) yalanıyla bu gerçeklerin üstü kara bir duvarla kaplanmak isteniyor. Bu yalan perdesini yırtıp atmak ve gerçekleri sergileyerek on milyonlarca insanı bu karanlık manevralara ve hedeflere karşı harekete geçirmek emekçilerin ileri kitlesinin sorumluluğudur.
    Burjuva devletinin sınıf karakterini gözardı edenler, burjuvazinin ordu, polis, jandarma, mahkemeler, yargıçlar, cezaevleri, parlamento gibi kurumların bir tür “bileşkesi”yle egemenliğini sürdürdüğünü; orduların ve özellikle de onların üst kurmay heyetinin politikadan hiçbir zaman azade olmadığı ve olamayacağını; yasalarla politikaya müdahaleleri yasaklansa dahi, sermayenin çıkarları öngördüğünde dişinden-tırnağına silahlı haliyle savaşın en ön cephesinde yer aldığını işçi sınıfı ve emekçiler unutsunlar istiyorlar. Bu gibileri, Türkiye’de ve dünyanın çeşitli ülkelerinde yapılmış askeri ya da sivil-asker darbelerinin hiçbirinin sermayenin çıkarları ve bu çıkarların öngördüğü o günkü ihtiyaçlarından bağımsız olmadığını gizleme çabasındalar. Darbe yapmak isteyenlerin yasalarda ne yazdığına bakarak değil, hakim sınıf adına bu sınıfın devletinin tüm toplum üzerindeki tahakkumünü takviye etmek, gelişebilecek ya da gelişen işçi-emekçi mücadelesini baskı ve şiddetin dozunu artırarak bastırmak ve etkisizleştirmek hedefine bağlanarak hareket ettiklerini gizlemek istiyorlar. Darbe ve cuntaların, bugünlerde çok sayıda ‘sol’ ahmakın da aralarında bulunduğu AKP ve hükümet yalakasının ileri sürdüğü gibi, sermayenin çıkarlarına, onun hizmetindeki partilere zarar vermeyi esas aldığı yalanını binlerce kez yineleyerek emekçilerin ileri kitlesinin dahi aklı ve deneyimleriyle oynamaya çalışıyorlar.
    Öyle bir manzara yaratılıyor ki, sanki burjuva silahlı kuvvetler karargahı politik mücadelenin, sınıflar ilişkisinin ve devlet yapılanmasının dışında yer alıyor ve sanki ordunun politikaya müdahalesi Türkiye’de olduğu üzere TSK’nın iç hizmetler yasasının 35. maddesine dayanıyor. Bu madde değiştirilirse ve Genelkurmay başkanı MSBakanlığına bağlanırsa, demokrasi gerçekleşmiş olacak! Yaratmak istedikleri görüntü budur. Bu ama, sadece bir görüntüdür ve gerçeğin üzerini örten bir görüntüdür.
    Genelkurmayın ve ordunun politikaya darbeler-cuntalar-muhtıralar vb üzerinden müdahalesi elbette yasak olmalıdır. Burjuva Anayasası ve yasalarında buna elveren her tür madde ayıklanmalıdır. Buna rağmen bu tür askeri şiddet yolarıyla halka silah çekerek kapitalizmi korumaya almak isteyenlerin en ağır biçimde cezalandırılmaları sağlanmalıdır. Ama şu da unutulmamalıdır. Bu, Erdoğan hükümetinin temsilciliğini yaptığı ve yüz yıla yakındır ileri yaşam biçimlerine ve aklın ve aydınlanmanın değerlerine karşı açık-gizli savaş yürütenlerin gemisine binerek sağlanamaz. Burjuva demokrasisinin burjuva demokrasisine ne kadar mümkünse o kadar yakın olabilmesinin garantisi de, halkın mücadelesi, geleceğin temsilcisi ve kurtarıcısı işçi sınıfının birleşik gücüdür. AKP ve ardında birleşmiş güçler kendi devletlerini oluşturma çabasındadırlar. Bugüne kadar ülkenin kaderine zor, baskı-entrika; darbe, cunta ve başkaca yollarla ve halkın isteklerinin üzerine kabus gibi çökerek halkın iradesinin temsilinden söz ederek hakim olanların yerine; özünde aynı özelliklere sahip olacak, yeni tür bir güç hakimiyeti. Onların hakim olacakları bir devlet, ordu, polis, mahkemeler,yargıçlar, zindanlar ve parlamenter yapı! Bu amaç etrafında süren kavgaların ve kamplaşmaların işçilerin, tüm emekçilerin, Kürtlerin ve diğer ezilen kesimlerin talepleri ve geleceklerini kendi belirleme çabalarıyla alakası yoktur. İşçi sınıfı ve emekçilerin ve onların örgütlerinin buna alet olmaları için de hiçbir neden!
    İleri işçi ve emekçinin, ilerici aydının sorumluluğu, bu durumu sömürülüp ezilenlerin en geniş kesimlerine anlatmak-açıklamak ve onların sermaye karşısında birleşik örgütlü mücadelesini geliştirerek onların çıkarlarının ifadesi olacak yeni bir toplumsal yaşam ve onun hukuksal-politik, iktisadi ve sosyal sistemini oluşturmanın yolunu açmaya çalışmaktır.
    A. Cihan Soylu
    www.evrensel.net