LEVENT KALPAKÇI: Bir başkaldırı oyuncağı; motorsiklet

"Kılavuzu karga olanın burnu boktan kurtulmaz" denir. Hiç aklınıza geldi mi bilmiyorum ama, burnunun hijyenine o kadar önem vermeyenler de var hayatta. Mesela arazide sürüş yapan endurocular... Enduro, hem gezi hem arazi için tasarlanmış, dayanıklı bir motorsiklet sınıfı. Levent Kalpakçı yada nam-ı diğer “karga”, yaklaşık üç senedir RA(Ralli Alıştırmaları*) isimli; takım çalışması gerektiren bir enduro sürüş grubunun kurucusu. Ben de iki defa katıldığım RA’larda tanıdım kendisini.


"Kılavuzu karga olanın burnu boktan kurtulmaz" denir. Hiç aklınıza geldi mi bilmiyorum ama, burnunun hijyenine o kadar önem vermeyenler de var hayatta. Mesela arazide sürüş yapan endurocular... Enduro, hem gezi hem arazi için tasarlanmış, dayanıklı bir motorsiklet sınıfı. Levent Kalpakçı yada nam-ı diğer “karga”, yaklaşık üç senedir RA(Ralli Alıştırmaları*) isimli; takım çalışması gerektiren bir enduro sürüş grubunun kurucusu. Ben de iki defa katıldığım RA’larda tanıdım kendisini.
Çoğunluğun korkuyla karışık bir imrenmeyle izlediği, kontağını çevirenin ise bütün önyargılarını silip tutkuyla bağlandığı bir araç, ikiteker. Kimilerinin serserilik kimilerinin ise medeniyetin ölçüsü sayması motorcuların, en azından “karga”nın umurunda değil. “Uçsuz bucaksız bir çölde toz bulutu eşliğinde yol alırken, kimin ne dediğine kim kulak asar?” diyorsanız, sizin de ikitekeriniz gelmiş olabilir…

Motorsikletle nasıl tanıştın?
Küçükken, babamın motorsikleti vardı. O zaman daha ortaokuldaydım. Çividen anahtarın kopyasını yapıp, mahallelinin yardımıyla ayaklarım yetişmeden motoru kaçırırdım. Arkadaşlarım onları da arkamda gezdireceğim için işbirliği yapıyorlardı benimle. Bu ortaya çıktıktan yaklaşık altı ay sonra babam motoru sattı. Hevesim kursağımda kaldı, ta ki ilk maaşımı alıp gidip bir motor alana kadar.

Ne zamana tekabül ediyor ilk motor?
94-95 yıllarına.. 93’te ODTÜ Endüstri Mühendisliği’ni bitirdim. 97’de ilk büyük makinemi aldım. Yurt dışı gezilerim 99’da başladı.

Nerelere gittin o gezilerde?
99’da Yunanistan ve İtalya’ya gittim. 2000 yılında tekrar Yunanistan, İtalya, Fransa yaptım. Aralarda Karadeniz, Güneydoğu, Ege kıyıları, Kaş gibi klasik rotalar vardı. 2002’de Kanada’ya gittim ve yerleştim. 2006 da ise 6 aylık Güney Amerka turu. Sonrasında kısa bir orta Avrupa turu.
BİR YAŞAM TARZI DEĞİL, BİR OYUNCAK MOTORSİKLET
Ralli Alıştırmaları(RA)’in web sitesinde kendini anlattığın bölümde “küçük kahramanlık hikayeleri yazmak’tan bahsediyorsun. Motorsikletle kurduğun ilişkiyi tarif eden bir şey mi bu?
Ben kendime hep başaracak küçük zorluklar, kendimi sınayacağım küçük oyunlar ararım. Ama bu oyun benim limitlerimi zorlayacak bir yapıda olmalı ki mücadele sürecinde etrafımdaki insanları ve daha çok da kendimi daha iyi tanıma fırsatı bulabileyim. Başardığım yada başaracağımı hissettiğim zaman tamamdır, başka tarafa dönerim. Küçük kahramanlık hikayeleri derken de kastettiğim bu. Motorsiklet bu açıdan bir sürü imkan yaratıyor bana. Dolayısıyla bir yaşam tarzı değil, sadece bir oyuncak motorsiklet.

Yaşam tarzı diye bir geyik vardır.
Bana biraz artistik geliyor o. Ben motorsiklet olmasa da Levent Kalpakçı’yım. Benim yaşam tarzım biraz önce bahsettiğim o küçük kahramanlıklar. Motorsiklet olmasa da yapacak bir kahramanlık elbet bulurum. Dağa da çıkarım, bisiklete de binerim.
HERKESİN MOTORDAN BEKLENTİSİ BAŞKA
Memlekette motosiklet nasıl algılanıyor sence?
Türkiye’de bir milyon farklı bakış var motora. Bağdat caddesinde hava atmak için kullanan insanlar da var, hız makinelerine binip kendi grupları içerisinde yarış yaparak “ben hızlıyım” deyip sosyal statü belirlemeye çalışanlar da. Bizim gibi toz toprak gezip spor yapmaya çalışan insanlar da. Ne bileyim? Kuryeler de var, skootera binip ailece motor kulüpleri oluşturan insanlar da. O yüzden motorsiklet kültürü dediğin zaman budur diyebileceğim bir şey yok. Herkesin başka beklentisi var.

Motorsiklete binmeyenlerin temel tezleri ne?
Hiç umurumda değil; onlar niye binmiyor, acaba ne düşünüyorlar. Zevk almıyorlardır belki. Kendilerince tehlikeli olduğunu düşünüyor olabilirler, deli işi diye düşünebilirler. Saygı duyuyorum, yargılamıyorum. Ben kendi tarafıma bakıyorum. Keyif alıyorum, bitti. 15 milyon İstanbul bu işin tehlikeli olduğunu düşünsün. Ben kendimi iyi hissediyorum.
KORK AMA KORKUNUN SUYUNU ÇIKARMA
Tehlikeli olduğu düşüncesine katılıyor musun?
Ben uçaktan daha çok korkuyorum. Çünkü kontrol bende değil. Motorumu, lastiklerini düzgün seçerim, bakımını düzgün yaparım, Kendimi eğitirim, antrenman yaparım. Motora binerken psikolojime dikkat ederim, kötüyse binmem. Yani kontrol bende. Dolayısıyla tehlikeli olup olmamasını en çok belirleyen kişi benim. Kendi limitlerimi bilerek o şekilde kullanmaya çalışıyorum. Tehlikeli deyip de keyif alacağın bir şeyden kendini uzaklaştırmak bana saçma geliyor.

Motorsikletten korkmuyor musun diye sorana, tabii ki korkuyorum diyorum, sen ne diyorsun?
Kesinlikle, hayattaki her şey için geçerli bu. Korkman gerekiyor ama o korkunun suyunu çıkartmadan. Çünkü korku seni antrenmana, kendini savunmaya, plan yapmaya iter. Ama korkup da geri çekilmemek lazım, korkunu kendine itiraf etmen lazım. Korkmuyor olmak kötü.
İSTANBULDA MOTOR KULLANAN DÜNYANIN HER YERİNDE KULLANIR
Bir motorcu için Türkiye nasıl bir yer?
Aslında cennet ve cehennem arası bir yer. Her an her iki yerde de olma şansın var. Ben Kanada’da beş yıl yaşadıktan sonra Güney Amerika’ya gittiğimde acayip zorlandım. Kanada’da medeniyeti öğrenmişim; embesilleşmişim. Vahşi orman kurallarının işlediği ortamda nasıl yaşayacağımı unutmuşum. İlk aylar çok bocaladım. Sonra kendime geldim ve Türkiye’deki gibi davranmaya başladım. Çok rahat ettim. Bu açıdan baktığın zaman Türkiye şartlarını challenge(kafa tutma) olarak algılarsan kendini geliştiriyorsun. İstanbul’da motosiklet kullanıp hayatta kalıyorsan dünyanın her yerinde çok rahat motorsiklet kullanırsın. Mesela motorsiklet kullanmanın zor olduğu söylenen Güney Amerika’da çok rahat kullanırsınız, korkmayın. Güney Amerika hikayelerini yazanların hepsi İngiliz, Amerikalı, Fransız, Kanadalı... Medeniyetten gitmişler. Dolayısıyla o adamların zorlanması çok normal.

Arabayla motorsiklet arasında tek fark, yolu kısaltmak mı?
Hayatında hiç motora binmemiş bir insanın aradaki farkı anlaması mümkün değil. Bilmeyen insana anlatmaya çalışmanın da gereği yok bence. Bilen insanla keyfi paylaşmak daha iyi. Ben bir rallide kumların üstünde uçan adamları görünce acayip keyif alıyorum, kıskanıyorum da. Bir başkası da “ya kumlar sıcak” falan diyorsa zaten onunla uğraşma. Ressamlar tutup da “niye herkes resim yapmıyor” diyor mu? Ama trafikte aynı yolu paylaşıyorsa kurallara uyması gerekir.
İstanbul’da iş çıkışı Rumeli hisarında çay içmeye gitmek isteyemezsin mesela arabayla…
Bu hayali kuran sensin. Bugün İstanbul ortamında sana o hayalin gerçekleşmesini sağlayacak olan motorsiklet olabilir. Ama İsviçre’de yaşıyor olsaydın bisikletle yapardın. Ya da Nepal’de yürüyerek kurardın hayalini. Sen böyle hayaller kurarken araba kullananlar ne hayal kuruyor acaba; alış veriş merkezine gitmek mesela… Fark, araçtan önce insanda yani.
‘BEN SİZİN GİBİ DEĞİLİM’ DEMEK MOTOR
Motorun insanın bakış açısını değiştirdiğine inanıyor musun?
Hayata bakış açısı farklı olan insanların motorsiklet kullandığını biliyorum. Belki bir başkaldırı, “ben sizin gibi değilim” demek için bir araçtır motor. Motorsiklet sonuç itibariyle ikiteker üstünde dengede durmaktan öte bir şey değil, öyle büyük anlamlar yüklemek komik olur. Ama ben seviyorum o dengeli duruşu, uzun bir yolda hayatın anlamını üç kere çözüp sonra unutuyorum ki sonra bir daha çözebileyim. Rüzgara bu kadar uzun süre maruz kalmak insanı ister istemez biraz filozofluğa itiyor.

Zengin oyuncağı mıdır motor?
Bu, hobi fakiri ve yaşamaktan korkan cahil bir insan grubunun safsatasıdır. Hobisiz yaşar, eşek yüküyle parayı altına, arsaya vs gömer. Kişisel gösteriş için saçma sapan şeyler alır. Bu insanlar hobi için harcadığın paraya anlamsız gözüyle bakar. Bu sadece motorsiklet için geçerli değil. Tenis raketidir yada fotoğraf makinesidir vs. bunların hepsi sokağa para atmaktır. Bana “nasıl gittin Amerika’ya, nasıl gezdin?” diye soruyorlar. “Senin burada bir kafede sadece çaya verdiğin parayla ben orada bir gün yaşıyordum” diye geçiriyorum içimden. Mümkünse bu tarz insanlar tarafından fark edilmemeye çalışın.

Bir oğlun var. İstiyor musun motorsiklete binmesini?
Kendisi isterse tabii ki. Yönlendirme yapacağım beş yaşına geldikten sonra. Sever, sevmez, devam eder, etmez…

Motorcular arasında neden güçlü bir dayanışma var?
Azınlıklar her zaman kendi içinde bir birini tutar. Ben bir motorcunun yolda kaldığını görsem; gecenin yarısı olsun, dağın başı olsun mutlaka dururum. Bir ihtimal de olsa kafamın uyuşacağı, anlaşabileceğim bir insan olma ihtimali var onun.

HERKES ARABA TERCİH EDİYORSA ORADA HASTALIK VAR
İstanbul gibi trafiğin eziyet olduğu bir kentte daha çok ikiteker olmak zorunda değil mi?
Bizde görgüsüzlük had safhada. Eziyeti ne kadar çekerse çeksin daha büyük, daha gösterişli arabaya binmek zorunda. Kültür olarak hastalıklı yapıda insan dolu ortalık. O adamları motorsiklete bindiremezsin.

Motor kullanımının çok olması medeniyetle ilişkilendirilir. Hak veriyor musun buna?
Kesinlikle, yürüyen insan ne kadar fazlaysa o kadar iyidir. Aracı olmasına rağmen yürümeyi tercih ediyorsa en güzelidir. Bisiklet de güzeldir, motorsiklet de. Ama herkes arabayı tercih ediyorsa orada bir hastalık var. Bizimkiler Avrupa’nın elli yıl önce yaptığı metrobüsleri getirip saçma sapan işler yapıyorlar. Onu yapacağına İstanbul’da belli bölgeyi araçlardan arındırıp herkesi elektrikli scootera bindir, merkezi parklar yap, Avrupa’nın bugün geldiği yere sen kestirmeden gel.

Motor kullanımı devlet eliyle desteklenmesi gereken bir iş değil mi?
İki tekerin hem ekonomik açıdan ülkeye getirisi var hem de sosyolojik. Ama bizim ülkemizde işler öyle yürümüyor. Muhtemelen orada rant hikayeleri vardır. Türkiye’de araba satanların hiç birisi motosiklet üretmiyor. Tofaş, Renault... Bunlarda motosiklet yok. Bir yerden bir yere gitme sorununu 3 bin liraya da çözebilirsin, 30 bin liraya da… 30 bin lira borcun altına girmen, mevcut durumda ekonomiye yön verenlerin daha çok işine geliyor olabilir.
Motorsiklet ve bisiklet sürücülerinin daha güvenli sürüş yapmaları için bir takım sorumlulukları olmamalı mı devletin?
Devletin hangi sistemi doğru işliyor ki motorsikletle ilgili kurallar çalışsın. Benim kısa vadede böyle bir ümidim yok. Ayrıca sektörü oluşturan birimlerin (federasyon, kulüpler ve firmalar) kendi içinde oluşturduğu veya oluşturamadığı sinerjiye bakarsak mevcut durumdan daha fazlasını hak ettiğimizi de düşünmüyorum.
YÜZ KİŞİ GEZSE, YÜZÜ DE FARKLI ANLATIR GÜNEY AMERİKAYI
Kanada’ya neden gitmiştin?
Macera için... Uygun motor bulamayıp bir süre arabayla etrafı gezdim. Ama şu beni çok rahatsız etti orada; evimden çıkıyorum yüz metre ötede kafeye gidiyorum, kek yiyorum, çay içiyorum. 3000 km öteye başka bir yere gidiyorsun yine aynı kafe, yine aynı çay, aynı kek. Her şey aynı, her şey standart. O zaman ben niye buraya geldim? Dedim. Burada 100 km gidildiği zaman dil değişiyor, kültür değişiyor, yemek değişiyor, coğrafya değişiyor, her şey değişiyor. O dönemde fark ettim ki, oradaki endurocu arkadaşlar bizim gibi uzun yol sürüşleri yapmıyor. Hafta sonları gidip günü birlik sportif faaliyetler yapıyorlar. İlk aktiviteme katılıp bileğimi kırdım. Türkiye şartlarında iyiydim ama onların yanında çok zayıf kalmıştım. Onun üzerine kurslara başladım. Teknik arazi sürüşleri, navigasyon, takım çalışması, fiziksel-zihinsel kondisyon, survivor tarzı doğada hayatta kalma eğitimleri gibi gibi… Bana acayip keyif verdiler.

Bu arada mesleğini yapıyorsun, değil mi?
Yapıyorum, mühendisim ben. Oradan kazandığımı buraya yatırıyorum zaten.

Kanada’dan Güney Amerika’ya gittin ve 6 ay gezdin, gördüğün neydi G. Amerika’da?
Güney Amerika’yı gezen yüz kişiyle konuşsan yüzü de ayrı hikaye anlatır. Aynı rotayı da izleseler ayrı hikayeler anlatır. Çünkü insanları içine çeken baskın bir sistem yok. Her gittiğin bölgede bambaşka bir kültür var. Sen kendi hikayeni kendi beklentilerine göre kendin oluşturabiliyorsun. Çok büyük bir özgürlük bu. Korkup kabuğuna çekilebilirsin, bir şeyler yaşamak istiyorsan da riski göze alırsın, o mücadeleyi verirsin. Gerçek maceranın tadı yani…

Kanada’yla karşılaştırılamaz yani…
Kanada korkutucuydu. Doğumundan ölümüne kadar neler yapacağının, üç aşağı beş yukarı belli olması insanın psikolojisini bozuyor. Özellikle benim gibi insanların... Zaten orada da en çok intihar edenler Kızılderililer. O kadar planlılar ki, kapı komşusunun çocuğuyla kendi çocuğunun oynaması için önceden randevu alan var.

ARAZİDE AYILAR SENDEN KAÇAR; KENTTE KOVALAR
Kanada’dan döndün ve RA başladı değil mi?
Evet, 2006’nın sonunda döndüm, 2007 yılının sonunda başladım. Kısaca RA’dan bahsedersem: navigasyon, takım çalışması, fiziksel ve zihinsel dayanıklılık gerektiren ve kişisel gelişim odaklı bir enduro sürüşü bizimkisi. Yarış kesinlikle yasak ama kendi içinde çok ciddi performans kriterleri var. Özellikle macera sürüşlerine meraklı motorcular için hayati beceriler kazandıran bir etkinlik.

Arazide motor sürmek nasıl bir tecrübe?
Temel fark arazide ağaçlar ve kayalar hareket etmez, ayılar ve domuzlar senden kaçar… Kent ortamında tam tersi olur.

Nedir keyfi arazinin?
Doğayla iç içesin. Coğrafyanın değişen karakteristikleri oyun formatını devamlı değiştiriyor. Gidilen bölge aynı bile olsa mevsimle beraber her şey değişiyor. Diğer taraftan motosiklet sürüşünü geliştirmen için sana şehre göre çok daha güvenli bir alan sunuyor.
Devrim Büyükacaroğlu
www.evrensel.net