AVRUPA GERÇEĞİ

  • 12 Eylülde yapılacak referandum öncesinde oluşan taraflar ve cephelere Avrupa’dan bakıldığında doğrusunu sorarsanız bazen insanın kafası karışmıyor değil.


    12 Eylülde yapılacak referandum öncesinde oluşan taraflar ve cephelere Avrupa’dan bakıldığında doğrusunu sorarsanız bazen insanın kafası karışmıyor değil. Kabaca bakıldığında “Evet” cephesinde muhafazakar-liberal Müslümanlar, liberal solcular ve sağcılar, bu çizgilere yakın sendikacılar, genel olarak işveren örgütleri yer alıyor. “Hayır” cephesinde ise ulusalcı Kemalistler, milliyetçi faşistler ve emekten yana ilerici-devrimci partiler, sendikalar...
    Bunlara bir de BDP ve bazı sol çevrelerin oluşturduğu “boykot” cephesini eklememiz gerekiyor.
    Hemen belirtmek gerekiyor ki; böyle “karmaşık cepheleşme” ne ilk ne de Türkiye’ye özgü bir durum.
    2005’da Fransa ve Hollanda’da yapılan Avrupa Anayasası referandumu öncesinde de benzer bir cepheleşme oluşmuştu.
    Fransa’da muhafazakarlar, sermaye örgütleri ve Sosyalist Parti’nin önemli bir bölümü AB Anayasası’na “Oui/Evet” çağrısında bulunmuştu. Buna karşın Sosyalist Partinin bir bölümü, Komünist Parti, Yeşiller, devrimci örgütler ve sendikaların küçümsenmeyecek bir bölümü “Non/Hayır” cephesinde toplanmıştı. Keza; faşist Le Pen’in partisi başta olmak üzere her türden ırkçı örgüt de “Hayır” çağrısı yapmıştı.
    Buna benzer bir tablo Hollanda’da da oluşmuştu. Aşırı sağcılar, antiislamcı popülistler ve faşistler de emekten yana güçler gibi “Hayır” çağrısında bulunmuştu.
    “Evet” ve “Hayır” etrafında bir araya gelen kesimler arasındaki kalın çizgilere bakıldığında, elbette “Hayır”da buluşanlar arasındaki “Derin fark” kendisini hemen ortaya koyuyordu. Zaten bu durum referandum boyunca “Evet”çiler tarafından sık sık gündeme getirilmişti.
    Elbette; bugün Türkiye’de olduğu gibi Fransa ve Hollanda’da da “Hayır”cıların gerekçeleri farklı idi. Örneğin emekten yana güçler, AB Anayasası’nın merkezden neoliberal politikalar dayattığını, militarizmin önünü açtığını, üye ülkelere silahlanma zorunluluğu getirdiğini öne çıkararak muhtemel tehlikelere dikkat çekmişlerdi. Faşistler ise AB Anayasası ile “ulus-devlet”in yok olacağını, bu yüzden Fransız ulusunun varlığını sürdürebilmesi için seçmenlerini “Hayır” demeye çağırmıştı.
    Sonuçta gerekçeler çok farklı olsa da, sandığa atılan “Non” oylarının tümü alt alta toplanıp aynı haneye yazıldı ve sonuçta “Evet”çiler ağır bir yenilgi almıştı.
    Bu süreçte Fransız ilericileri, sosyalistleri, emek örgütleri faşistlikle, milliyetçilikle; faşistler de “Solcuların işbirlikçisi” olmakla suçlanmıştı. Ne var ki, seçim sonrasında görüldü ki ne Fransız ilericileri faşistleşti ne de faşist Le Pen ilerici oldu.
    Herkes referandumdan önce bulunduğu noktada duruyordu.
    Bu nedenle, Fransa’da farklı nedenlerle “Non” etrafında bir araya gelen çok farklı çizgilerin birbirini benimsediği, konuşarak-sözleşerek ittifak yaptığı şeklindeki suçlamaların hiçbirisinin gerçeğe denk düşmediği görülmüştü.
    Taraflar arasındaki tartışmalardan doğruyla yanlışı ayırmaya çalışan sıradan Fransız seçmenler ise bu süreçte deyim yerindeyse “AB Anayasası uzmanı” oluvermişti.
    Çetrefilli, ağdalı, soyut bir dille gizlenmek istenen gerçek amaç el ilanları, broşürler ve afişlerle seçmenlere anlatılıyordu.
    Sandık başına gidenlerin önemli bir bölümü ait oldukları kampların politik aktörleri istediği diye değil, kendisi de belli bir bilince ulaşarak oyunu kullandı.
    Türkiye ile Avrupa arasında şu sıralar dikkat çeken en önemli noktaların başında bu geliyor. Ne “Evet”çiler ne de “Hayır”cıların görünürdeki temsilcileri, üzerinde gürültü koparılması gereken maddeleri konuşmaktan, tartışmaktan ziyade, topu taca atıp değişiklik önerisiyle ne yapılmak istendiğini anlatmıyorlar.
    Hal böyle olunca ortalık daha çok bulanıklaşıyor, sapla samanı ayıklamak zorlaşabiliyor.
    Yapılmak istenen değişikliklerle varılmak istenen hedef arasındaki ilişki üzerinde yoğunlaştırılacak bir tartışma sıradan vatandaş açısından çok daha ikna edici olacaktır elbette.
    Fransa ve Hollanda’da 2005’te sadıktan çıkan sonuç, AB’nin gelecekteki militarist ve neoliberal karakterini tam olarak değiştirmese de önemli ölçüde etkilemişti.
    AB’nin gerçek karakteri üzerinde tartışmaların yürütülmesini sağlamıştı ve nihai hedeflerden sapmak istemeyen Avrupa sermayesi, bu kez anayasa ile yapılmak istenenleri “Lizbon Sözleşmesi”yle yürürlüğe koymuştu. Referanduma da ihtiyaç duyulmamıştı.
    Bilindiği gibi, bu sözleşmeye bu kez İrlanda halkı “Hayır” demiş, sonra AB’nin baskısıyla ikinci bir referandum yapılmış, tehdit ve şantajlarla zoraki “Evet” oyu çıkarılmıştı.
    Bizi burada en çok ilgilendiren, Fransa ve Hollanda’da birbirinden çok farklı kesimlerin yaptığı çağrı sonucunda çıkan “Hayır” genel olarak AB ve uluslararası çapta yarattığı etki ve AB’nin egemenlerinin almış oldukları yenilgi ile karşı karşıya kaldıkları zor durumdur. Demek ki; her şey yönetenlerin istediği şekilde olmuyormuş. Bu yüzden, Türkiye’de “Evet” ve “Hayır” cephesinde kimlerin yer aldığından çok, varılmak istenen ile 13 Eylül günü ortaya çıkacak tablonun kimin lehine kimin aleyhine olduğu çok daha büyük bir önem taşıyor.
    YÜCEL ÖZDEMİR
    www.evrensel.net