MERCEK

  • AKP ve hükümetinin en etkili adamlarından Bülent Arınç, “Referandumda yüzde 80 hayır çıksa da gitmeyeceğiz!” diye kestirip atarken, sadece spekülatif bir açıklama yapmadı.


    AKP ve hükümetinin en etkili adamlarından Bülent Arınç, “Referandumda yüzde 80 hayır çıksa da gitmeyeceğiz!” diye kestirip atarken, sadece spekülatif bir açıklama yapmadı. O bir siyasal geleneğin ve onun üzerinde şekillendiği iktisadi-sosyal ‘düzen’ ile benimseyip uğruna “beyaz kefen”lerini giydiklerini ilan ettikleri “dünya görüşü”nün bir tür ifadesiydi. Çevre Bakanı V. Atasoy’un, “çevre” ve doğa korunmasıyla dolaysız ilişkili olan ve insan yaşamını ilgilendirmediğini aklı başında kimsenin ileri süremeyeceği nükleer santrallere ilişkin açıklamalarıyla sanatçı Tarkan’a, Allioni’nin sular altında bırakılmasını reddettiği için “Verip-veriştirmesi”, bilim ve aklın gereklerine karşı anlayışın dışa vurumuydu. İşçiye, “Ayaklar haddini bilmeli”(mealen); küçük üreticiye “Toprak gözünü doyursun!” diye çıkışan, politikalarını eleştirenleri alenen tehdit etmekten kaçınmayan, gençlerin gözü önünde kendi koruma ordusu tarafından linç edilmesine itiraz etmeyen; “Tek millet-tek dil” anlayışı propagandasıyla şoven-ırkçı çevreleri sokak linçlerine teşvik eden Başbakan ve “adamları”, ilerici-sosyalist ve demokrat çevrelere karşı savaş derneklerinde ve örgütlerinde eğitim gören bir geleneğin öfkesini seslendirdiler.
    Burjuva hukukunu salt kendi istemlerine uygunluk gösterdiği kadarıyla-ve kendi dışındaki güçler tarafından zorunlu bırakıldıkları kadarıyla kabulleniyorlar. Hukuk söz konusu olduğunda “Ulema”yı gündeme getiren onlardır. Fırsatını buldukları her zaman ve her durumda Alevi inancından olanları aşağılayıp-suçluyor; yüzyılların baskı ve yasaklarını benimsiyor, İslam’ın bir mezhebini resmi devlet dini olarak inanan/inanmayan herkese dayatan sistemi koruyup kolluyorlar.
    Kapitalizmin ve tekelci sermayenin Türkiye toprağında ve son on yıllardaki en kararlı, en gözü kara savunucusu bir politik parti ve onun “Amaca ulaşmak için her yol ve araç, her yöntem ve silah mubahtır!” anlayışıyla karşı karşıyayız. Tüm devlet kurumlarının, tüm sosyal-iktisadi sistemin kendileri ve onların “dünya görüşü”ne uygun hareket edecekler tarafından ele geçirilmesi ve yönetilmesi için, bir “dava partisi” olarak savaş yürütüyorlar. En fazla özelleştirme yapan parti ve hükümeti olmakla övünenler onlardır. Türkiye’nin limanlarını ve liman kentlerini, en kaliteli tarım ürünleri bölgelerini, emekçilerin sosyal kazanımlarının en ileri olduğu kamu işletmelerini uluslararası sermayeye peşkeş çekmekten, tekeller yararına özel teşvik ve ‘muafiyet’ yasaları çıkarmaktan kaçınmadılar.
    İşçi ve emekçiler açlık, yoksulluk ve işsizlikle en fazla bu hükümet döneminde yüz yüze geldiler. Sağlık-eğitim ve diğer sosyal haklar en fazla bu hükümet döneminde budandı. TEKEL işçilerinin üzerine panzeri süren, 1 Mayıs 2009’da binlerce işçi, genç, kadın ve yaşlıyı polis terörüyle karşılayan onlardır. “Çocuk, kadın kim olursa olsun gereği yapılacak” diyerek Kürt kentlerinde halka gaz bombası, panzer, polis birlikleriyle saldıranları yönlendiren bu hükümetin başındaki Başbakandır.
    “Türkiye’yi demokratikleştirmemiz için bizi destekleyin!” diye çağrı çıkaran politik ekibin başındaki “iki kişi”yi, Amerikan yönetimi daha yıllar öncesinden “en güvenilir adamlar”(!) olarak ilan etmişti. Irak’ın işgal edilmesinde ve bir milyon insanın katledilerek bin yılların kültürünün yağmalanmasını ve zenginlik kaynaklarına el konarak bölgenin tüm halklarının aleyhine sömürgeci yayılmanın gerçekleştirilmesinde kullanılan malzeme ve askeri gücün yüzde 70’inin Türkiye üzerinden sağlandığını Pentagon generalleri açıklamaktan kaçınmadılar.
    Bu parti, bu politik-ideolojik ‘gelenek’ şimdi ülkeyi demokratikleştireceğini söylüyor. Türkiye halkının başı üzerinde bugüne dek sürekli olarak kılıç sallamış generaller karargahının etkisini kıracağını, halk iradesinin hakim olmasını sağlayacağını, eşitlik ve özgürlük koşullarını yaratacağını propaganda ediyor.
    Bu bir vaat değil, halkı yedeklemeyi hedefleyen büyük bir yalandır! Halka karşı suç işleyen, işkence ve katliamlara imza atmış olan ne kadar cani varsa, elini kolunu sallayarak, koruma orduları arasında ve büyük rant gelirlerinden paylarına düşeni alarak yaşamını sürdürmektedirler. Kotrgerilla çeteciliğiyle mafya organizasyonlarını bir araya getirerek işi ayağa düşüren bir kesimin, kimliği açığa çıkanlar olarak tasfiye edilmiş olması, halka karşı suç şebekelerine dokunulduğu anlamına gelmiyor. O şebeke, bu sözüm ona liberal-muhafazakar “ekip” ile çanak yalayıcılarının yalanlarına rağmen kurumsal ve yönetimsel varlığını sürdürüyor. Hem de bunların korumasında ve işbirliğiyle. Unutmamak gerekir ki, bu sermaye fraksiyonu, kimliğini ve “kişiliği”(!)ni demokratik siyasal özgürlükler, ulusların tam hak eşitliği, bağımsızlık ve sosyalizm mücadelesine kılıç çekerek kazanmıştır. Ve bu asal görev ve politik-ideolojik hatlarında esasa ilişkin değişim söz konusu bile edilemez.
    Anayasa referandumunu Türkiye’yi “demokratikleştirme”(!)de bir “kilometre taşı” ilan eden hükümet ve partisiyle onu destekleyen Beyaz Saray-Pentagon-Fethullah Gülen ittifakı ve iktidar nimetlerinden nemalanan sağcı-”solcu”(!) liberaller, ülkeye ve tüm milliyetlerden halkına karşı büyük bir bubi tuzağı kurdular. Bu tuzağa düşen boğulmaz da sağ kalırsa eğer, kolundan-bacağından, yüzü-gözünden sakat olma tehdidi altındadır. Bu tuzağa düşmemek, daha da azgınlaşacağı ‘dün’den belli saldırı politikalarına “HAYIR” demek, demokrasi için sermaye ve gericiliğin her türüne karşı örgütlü mücadeleyi yükseltmek ve yaygınlaştırmak güncel/acil zorunluluklar arasındadır.
    A. Cihan Soylu
    www.evrensel.net