AVRUPA GERÇEĞİ

  • İçinde bulunduğumuz süreçte Avrupa’da birbirine paralel iki önemli gelişme yaşanıyor.


    İçinde bulunduğumuz süreçte Avrupa’da birbirine paralel iki önemli gelişme yaşanıyor. Bir taraftan aşırı sağcı, ırkçı ve yabancı düşmanı parti ve akımlar daha fazla ülkede parlamentoya girerken, diğer taraftan ekonomik krizin yarattığı tahribata, yoksulluğa, işsizliğe karşı işçi sınıfı saflarında yeniden bir hareketlenme...
    Birbiriyle zıt gibi görünen farklı dünyaların iki hareketi arasında doğrudan bir bağlantının, ilişkinin oluğu açıktır. Ekonomik ve sosyal sorunlar büyüdükçe, bu sorunlara karşı yükselen işçi sınıfı hareketini bastırmak için burjuvazinin bilinçli olarak ırkçı-faşist hareketleri desteklediği, hükümete getirdiği, bu yolla kendi iktidarını korumaya devam ettiği biliniyor.
    Geçmişten tanıdığımız bu insanlık düşmanı siyaset, bir kez daha sinsice yürürlüğe konulmuş bulunuyor. Çünkü son bir kaç yıldır Avrupa’nın en hoşgörülü ülkelerinde bile İslam’ı, Müslümanları, göçmenleri ve yoksulları hedef göstererek güç toplayan “yeni tip” ırkçı örgütlerin adeta domino etkisiyle bir çok ülkede meclise girmesi, hükümet ortağı olması tesadüfi bir durum değildir. Eldeki verilere göre şu an Avrupa’nın 16 ülkesinde ırkçı partiler parlamentolarda temsil ediliyor.
    En son “sosyal demokrasinin” kalesi olarak bilinen İsveç’te İsveç Demokratları adlı ırkçı örgüt mecliste grup kurdu. Yine bu hafta içinde Hollanda’da aynı çizginin temsilcisi Özgürlük Partisi, muhafazakar-liberal koalisyonun ortağı yapıldı. Irkçı örgütlerin parlamentoya girmesi, hükümet ortağı olması Avrupa kamuoyunda artık sıradan bir durum olarak görülüyor, bu yüzden de rutin bir haber olarak geçiliyor. Halbuki; 2000 yılında Jörg Haider’in liderliğini yaptığı Avusturya Özgürlük Partisi (FPÖ), Hıristiyan Demokrat Halk Partisi (ÖVP) ile koalisyon hükümeti kurduğunda lafta da olsa adeta yer yerinden oynamıştı. Avrupa Birliği yöneticileri ve ülke liderleri durumu protesto etmiş, ilişkilerin dondurulabileceği tehdidi savurmuş, ancak bir süre sonra Haider ve arkadaşlarına “normal” bakılmaya başlanmıştı.
    Haider’in çizgisi, Avrupa’nın diğer ülkelerinde aynı yolda yürümek isteyen “Özgürlük Partileri”nin de önünü açtı. Hollanda’da koalisyonun ortağı yapılan Özgürlük Partisi ve Lideri Geert Wilders, bu yüzden sistemin, tıpkı Haider’e dokunmadığı gibi, kendisine de dokunmayacağından emin. Bütün cesaretini buradan alıyor. Çünkü kısa bir süre öncesine kadar “büyük tehlike” olarak gösterilen Wilders, bugün Hollanda’da sermayenin işçilerin haklarını budama, göçmenlere karşı amansız saldırılar düzenlemede önemli ve vazgeçilmez bir dayanak haline gelmiş bulunuyor.
    Bu durum diğer Avrupa ülkelerindeki ırkçı partiler için de geçerli. 11 Eylül saldırısından sonra egemenler tarafından ekilen korkuların meyvesini toplayan bu “yeni tip” ırkçılığın şimdiki hedefi, “anavatan” olarak görülen Almanya’da da benzer bir gücün oluşturulmasıdır. İlham kaynağı Hitler faşizminin yaptıklarında olan bu ırkçı güruh, bu nedenle geçen hafta Berlin’de bir toplantı düzenleyerek zemin yoklamaya başladı. Aslına bakarsanız zemin yoklamaya da gerek yok. Çünkü son bir kaç haftadır Merkez Bankası Yönetim Kurulu Üyesi Thilo Sarrazin üzerinden oluşturulan hava böylesine bir merkezi örgütlenmemin Almanya’da da hayat bulmasının önünü açma çabasından başka bir şey değildir.
    Bütün bunlar Avrupa sermayesinin “İslam/göçmen karşıtlığı/yoksul” düşmanlığı üzerinden ırkçılığı yeniden gündeme getirdiği, siyasal gericiliği artırma çabasına hız verdiğini gösteriyor. Ancak bunun ne kadarının hayat bulacağı, ne kadarının bulmayacağını asıl olarak ilericilerin, emek güçlerinin, antifaşist mücadelenin bileşenlerinin tavrı belirleyecektir. Irkçılığın palazlandırılmasında karşı sosyal temeli güçlü, söylemi ve çözümleri net bir kitlesel hareket bütün hesapları altüst edebilir ve etmek zorunda. Bunun koşullarının olduğu 29 Eylülde Avrupa genelinde yapılan işçi gösterilerinde, Fransa, Yunanistan ve İspanya’daki genel grevlerde görüldü.
    YÜCEL ÖZDEMİR
    www.evrensel.net