HAYATIN İÇİNDEN

  • Askeri darbe yeni yapılmıştı.


    Askeri darbe yeni yapılmıştı. Darbeyi yapanlar, uğursuz görevlerini yerine getirebilmek için ilk iş olarak üniversiteleri terörün, kargaşanın merkezi ilan etmişlerdi. Özgür üniversitelerin hizaya getirilmesi için YÖK icat edilmiş, başına da efsanevi “Lale” İhsan Doğramacı hoca getirilmişti. Görmüş, geçirmiş, varlıklı bir ailenin çocuğu olan Doğramacı hoca, tüm üniversitelere Hacettepe modelini oturtmaya çalışmış, bu arada el çabukluğuyla ilk özel üniversiteyi kendi hesabına kurma becerikliliğini göstermişti. O günlerde protestolar cılız da olsa yasanın kendisine ve Disiplin Yönetmeliğine değil, daha çok Doğramacı ismine kilitlenmişti. Oysa Doğramacı rahmetli oldu, ardından iyisi(?), kötüsü bir yığın YÖK Başkanı gördük, ama ne üniversitelerde yaşam evrensel ölçülere ulaşabildi, ne öğrenciler gerçek anlamda kurumlarının itici gücü olarak kabul gördü. Tam tersine, dersleri, futbol, geyik muhabbeti, tarikat muhabbetleri dışında işlerle uğraşmayı düşünen öğrencilerin başına gelmeyen kalmadı. Ülkenin düşünce deposu olması gereken üniversite bileşenlerine siyaset yasaklandı, sistemle çelişen düşünceler anında ve en acımasız şekilde cezalandırıldı.
    Darbe sonrası üniversitelerin temizlenmesi işinde bir başka icatta 1402 idi. Üniversitelerde bilimsel temizliğin sağlanabilmesi için isimleri listeler halinde kukla rektörlere, dekanlara bildirildi ve sıkıyönetim emriyle bu hocalar, sonradan özgeçmişlerine “onur” olarak eklenecek “üniversiteden uzaklaştırma”, “işsiz, aşsız kalma” gibi acılar yaşamak zorunda bırakıldılar.
    Bugün adından 78 gençliği olarak bahsettiğimiz kuşak akla hayale gelmez sıkıntılar yaşadı, ülkenin geleceğini sömürgeleştirmek isteyen sermayenin sivil, resmi silahlı güçleri tarafından öldürüldü, kaybedildi.
    O günlerde her öğrencinin bir sandalyesi vardı. Numarasıyla öğrenciye zimmetlenmiş sandalyenin işlediği her suçtan sandalyenin sahibi öğrenci sorumluydu. Hoca sınıfa girdiğinde ilk önce öğrencinin kendi sandalyesinde oturup oturmadığına bakar, ders bitince görevli (?) sandalyeleri tek tek inceler ve “üzerine yazı yazdırma” suçu işletmiş sandalye numaraları tespit edilir ve gereği yapılmak üzere yukarıya bildirilirdi. Sandalyenin kolçağına dalgınlıkla “Müslüm Baba” yazmak normal, “Kahrolsun ABD” yazmak örgüt üyesi olmak, okuldan atılmak demekti. Bu numaralama işini düzgün hocalar, öğrenciler hep birlikte makaraya alırdık.
    Bir ara bazı üniversitelerde “özgürlük meydanı” denemeleri yaşanmıştı. Bu meydanlarda demokratik taleplerini dillendiren öğrenciler sonradan dışarıda yakalanmış, yine benzer suçlamalarla okullarından uzaklaştırılmışlardı.
    Şimdi bakıyorum da üniversitelerimiz ne kadar özgürleşmiş. YÖK’e, devletlilere, yönetmeliklere, hocalara, öğrenci harçlarına, resmileşmemiş kültürel etkinliklere, sosyal faaliyetlerin zararlı(?) olanlarına, alınan notlara, piyasanın hizmetine sunulan eğitim sistemine, yemekhanenin düzensizliğine, yemeklerin kalitesizliğine ve pahalılığına itiraz etmiyorsanız ve hatta milli takımın mağlubiyeti, manken Aysun’un son aşkı, biten kontör sorunları sizi daha çok ilgilendiriyorsa üniversitelerde sizden özgürü yok demektir.
    ARİF NACAROĞLU
    www.evrensel.net